Amerikancı İslamcıların “İçini Serinletmeyen” Saldırı!

Fri, 20/04/2018 - 12:35

Geçen hafta sonu Suriye toprakları ABD, İngiltere ve Fransa’nın vahşi saldırısına sahne oldu. Büyük şeytan Amerika, iki eski sömürge gücü Fransa ve Britanya ile birlikte geçen hafta Doğu Guta’da tamamen düzmece ve yalana dayanan bir kimyasal olay gerekçesiyle Suriye’ye yüzden fazla füze yağdırdı.

Egemen bir devlet olan Suriye topraklarına düzenlenen hava saldırısı, uluslararası hukukun bir kez daha ayaklar altına alındığına bütün dünya şahit oldu. Emperyalist güçler gerçi sözkonusu hukuk ve uluslararası kurumlara sadece kendi çıkarlarını temin ettiği müddetçe dikkate alıp saygı gösterdikleri, çıkarları olmadığında ise çok rahat bir şekilde ihlal ettikleri bilinmeyen ve yeni bir olgu değildir. Ancak tıpkı on beş yıl önce Irak’a ‘kimyasal silah’ olduğu gerekçesiyle, ellerinde hiçbir belge ve delil olmadan, Irak’ı işgal edip yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan ABD öncülüğündeki savaş koalisyonu, bu kez de Suriye için de aynı iddiayı ortaya atarak bu ülke üzerine füzeler yağdırdı.

Büyük şeytan Amerika öncülüğündeki emperyalist güçler, Suriye’de iç savaşın sona erme ihtimalinin ortaya çıktığı, IŞİD ve diğer vahşi terör örgütlerini yenilgiye uğrattığı bir sırada bu saldırıyı gerçekleştirmeleri, Batılı ülkelerin bu terör örgütleriyle ilişkileri ve iki yüzlülüklerini bir kez daha gözler önüne serdi.

Saldırının, BM’ye bağlı OPCW (Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü) heyetinin Doğu Guta’nın Duma bölgesinde incelemelere başlayacağı gün yaşanmış olması da anlamlıdır. İşte burada, saldırgan ülkelerin neden, sözkonusu heyetin çalışmalarının sonucunu beklemedikleri sorusu akla gelmektedir. Kimyasal gazın kullanılıp kullanılmadığına, belki de bundan daha önemlisi eğer böyle bir olay olmuşsa bunun kimler tarafından gerçekleştiği sonucunu beklemeden saldırıda bulunmaları her insanın aklına gelebilecek şüphe ve sorulardır.

ABD Savunma Bakanı James Mattis’in "Elimizde sarin ya da klor gazi kullanıldığına dair delil yok" açıklaması olayın çok net bir şekilde bir komplodan ibaret olduğunu gösteriyor. Saldırgan ülkelerin delil diye raporlaştırıp sundukları bilgiler, Suudi Arabistan ve Türkiye destekli İslam Ordusu’nun Beyaz Baretliler’inin sosyal medyada yaydıkları bazı görsellerdir.

Beyaz Baretliler 2011 yılında savaşın henüz başlarında Adana'da Arama Kurtarma Derneği’nde (AKUT) eğitilerek kurulan, daha sonra tekfirci cihatçıların elindeki bölgelerde sözde ‘sivil savunma’ adı altında kirli faaliyetler yürüttü. Batı medyası tarafından bol bol övülen ve hatta Oscar ödülüne layık görülen bu kurumun asıl misyonu Suriye hükümetini tüm dünyaya ‘halkını katleden zalim bir rejim’ olarak sunup terör örgütlerinin savaşını meşrulaştırmaktı.

Geçen sene de İdlib'e bağlı Han Şeyhun kasabasında dekor sahneler hazırlayarak, çeşitli görsel tekniklerle, gerçek olmayan görüntülerle, Suriye ordusu tarafından kimayasal saldırı düzenlendiği yalanını yaymış, akabinde Suriye ABD’nin füze saldırısına maruz kalmıştı.

Elle tutulur hiçbir kanıta dayanmayan emperyalist güçlerin bu saldırısı karşısında dünya ülkelerinin bir kısmı olayı desteklerken diğer bir kısım ise saldırıyı sert bir şekilde kınadı. Ancak burada dikkatlerden kaçmayan iki hususla karşılaştık.

Birincisi; iki üç ülke dışında bütün müslüman ülkelerin olayı desteklemesi, ikincisi ise bu vahşi saldırıyı destekleyen ülkeler arasında Türkiye ve siyonist İsrail’in benzer açıklamaları olması. Her iki ülke yani hem Türkiye ve hem siyonist rejim İsrail saldırıyı desteklemenin yanı sıra, ancak saldırının sınırlı olmasını yeterli bulmayarak daha büyük bir saldırının gerçekleşmesi çağrısında bulundular.

Türkiye "Tüm insanlığın vicdanına tercüman olan ABD ve müttefiklerinin Suriye’ye operasyonunu memnuniyetle karşılıyoruz! " ve "çoktan müdahale edilmeliydi, yerinde bir tepki" gibi sevinç açıklamalarında bulundu.

Aylardır "Ey Amerika, ey Batı ülkeleri sizin Suriye’de ne işiniz var? " gibi sahte Amerikan ve emperyalizm karşıtlığı ile halkı aldatmaya çalışan ama şimdi Şam’a atılan bombalarla elini ovuşturan Türkiye, İncirlik hava üssünü emperyalist güçlerin hizmetlerine sunarak bu insanlık dışı suça ortak oldu.  

Türkiye’nin bu tutarsızlığı Libya örneğinde de görülmüştü. Önce, "NATO’nun orada ne işi var" dediler, ertesi gün gemiler Türkiye’den Libya’ya hareket etti". Bütün bunlar, Türkiye’nin Suriye’de (görünüşte) sürekli saf değiştirmesi, gerçekte ise ABD’nin kendisine veren rolünü oynamaktadır. Başka bir ifadeyle görünüşte ABD, Batı ve İsrail’e kafa tutan ama hakikatte ise emperyalizm ve siyonizmin bölgesel planları olan Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) harfiyyen uygulamaktadır. Bunun aksi sözkonusu olsaydı, ABD’nin bölgedeki en büyük üslerinden biri olan, Adana İncirlik hava üssünü ve Türkiye’deki diğer üslerini kapatırdı, ilişkilerimi keserdi. Malatya Kürecik’te kurulan ve İsrail’in korunması ve İran’a yapılacak bir saldırıya hazırlık hedefi taşıyan ABD ve NATO’nun Füze Kalkanı radarlarını devre dışı bırakırdı.

Suriye’ye yapılan saldırılara ilişkin dikkat çeken bir başka açıklama da İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım’dan geldi. Suriye’de tekfirci terör örgütlerine yardım toplayan vakfın başkanı Yıldırım "Çok az vuruş yapıldı, atılan füzeler içimizi serinletmedi" açıklaması Amerikancı İslamcıların büyük şeytan Amerika’dan nasıl medet bekledikleri ve ve bölgede emperyalist ve siyonist güçlerin plan ve projelerine hizmet ettikleri bir kez daha deşifre oldu.

Suriye’deki savaşa bakıldığında Türkiye, Suriye’ye cihatçı transferi ve cihatçıların eğitip desteklenmesi politikası ile 7 yıl önce savaşın alevlenmesindeki asıl sorumlulardan biri olmuştur.

Bundan dolayı Suriye topraklarının bombalanmasından memnuniyet duyması aslında gayet normal görmek gerekir.

Ancak şu bir gerçektir ki, ABD ve iki eski sömürge gücü İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye bu vahşi saldırılarını "Tüm insanlığın vicdanına tercüman" olarak nitelemeleri ne dini bir açıklaması olur ne de insanlığa sığmaz. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren bu ülkelerin gayri meşru saldırısını desteklemek ve buna hayran kalmak AKP rejiminin son dönemde antiemperyalist çıkışlarının hiçbir karşılığı olmadığı bir kez daha gösterdi. 11 Eylül olayından sonra bölgede yüzbinlerce insanı katleden, milyonlarca insanı mağdur eden emperyalizme alkış tutmak, Amerikancı İslamcıların gerçek kimliklerini ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin Amerikancı islamcıları tarih boyunca ABD ve Batı emperyalistlerin yanında yer almış ve onların bölgesel plan ve projelerine en iyi bir şekilde uygulamıştır.

Evet, müslüman ülkeler arasında ABD öncülüğündeki saldırıyı ilk onaylayıp destekleyen ülke Türkiye olması çok da şaşırılacak bir mesele değildir! Bilindiği gibi siyonist işgalci İsrail rejimini de ülke olarak resmen ilk tanıyan ve onu koruma sözü veren ülke olmuştu. Anlaşılan emperyalistlere ve siyonistlere hizmette birinci sırayı kimseye kaptırmıyor!

Gerçi İsrail’in bölgedeki konumunu güçlendirme konusunda son dönemlerde Muhammed bin Selman liderliğindeki Suudi Arabistan’ın da yarışa ciddi bir şekilde girdiğini unutmamak gerekir. Fakat Türkiye’nin hem içte ve hem de bölgede oynadığı iki yüzlü politika, siyasetten yoksun, deneyimsiz ve sırf petro-dolar kartını elinde tutan Suudilerden daha becerikli görüküyor.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg dün yaptığı bir açıklamada, Türkiye'nin Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği'nin caydırılmasında anahtar ülke olduğunu, ve önemli roller oynadığını vurgulaması Türkiye’nin emperlizmin taşeronu rolünü üstlendiğinin çok bariz kanıtıdır.

NATO’nun bir ülkesi olan Türkiye, Suriye’de ABD ve siyonist İsrail rejiminden uzak bir siyaset izleyemesi mümkün değildir. Aksi yönde verilen tüm demeçler tamamıyla iç kamuoyuna yönelik geçici mesajlardır. Her fırsatta "Ey Amerika" nidalarıyla ‘kahramanlık’ taslıyan, Erdoğan ve AKP hükümeti, bugün, tüm bunların Davos’ta "One Minute" olayında olduğu gibi içe yönelik mesaj ve şovdan ibaret olduğu gün yüzüne çıktı. Erdoğan ve Hükümeti Türkiye’nin NATO’nun güney sınırlarını koruduğunu dolayısıyla Suriye’ye karşı saldırıda NATO ülkelerin kendisini desteklemesi gerektiğini defalarca açıkladı.

Birisi çıkıp da NATO’nun güney sınırlarını kimden koruyorsun? sorusunu sormuyor. Güney sınırında NATO, daha doğrusu siyonist İsrail rejimi için tehlike arz eden yalnızca Suriye ve Direniş Hareketlerinin olduğu apaçık ortadadır. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin NATO’nun güney sınırlarını koruma açıklaması, aslında siyonist İsrail’in güvenliğini tehdit eden unsurlarla alakalıdır.

Dikkatlerden kaçmayan bir diğer konu da emperyalist saldırıdan hemen sonra AKP Hükümeti 2011’de yani savaşın başlangıcında olduğu gibi, "Esad rejimi, Suriye'nin başından ayrılmalı" açıklamasıyla Rusya ve İran’la olan Astana sürecinin ruhuna 180 derece ters tavır ortaya koyarak, tekrar fabrika ayarına dönmüş oldu.

Türkiye Astana sürecinde görünüşte ABD ve Batı’dan uzaklaşıp Rusya ve İran’la ortak hareket ediyordu.

Suriye’ye saldırıdan yalnızca birkaç gün önce Putin ve Ruhani ile el sıkışan, kameralar karşısında güçlü bir ittifak görüntüsü veren Erdoğan’ın asıl hedefi,  ABD ile pazarlıkta elini güçlendirmeye ve yanında pozisyon alırken en yakın yeri kapmaya yönelik olduğu ortaya çıktı.

Gerçi bu ittifakın diğer iki tarafı olan Rusya ve İran’ın Türkiye’ye yakınlaşması herbirinin kendilerine has hedefleri olduğu açıktır.

Her iki ülke, Türkiye’nin güvenilmez bir partner olduğunu bilmiyordu demek saflık olur, fakat ihtimalen Türkiye ile bazı belli hedefleri elde etmek için hareket etme kararını almıştır. Bu üçlü ittifakın ne zamana kadar devam edeceği ise, zaman gösterecektir.

Son olarak şunu söylemek gerekir; bu saldırı, insanların öldürülmesinden zevk alanların  maskelerini düşürdü, ve Amerikancı İslamcılar ABD'nin yanında hizmette saf tuttuklarını bir kez daha gözler önüne sürdü.

İbrahim Çakar



Add new comment