İsrail’in Yayılmacı Hayali Ve Orta Doğu İçin Gerilim Dolu Bir Gelecek
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin “Nil’den Fırat’a” uzanan toprak iddialarına ilişkin sözleri, İsrail’in yayılmacı ideolojisini yeniden gündeme taşırken, Orta Doğu’da yeni ve kapsamlı bir gerilim döneminin habercisi olarak değerlendiriliyor.
Welayet News - ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin, bu rejimin Nil’den Fırat’a kadar uzanan toprakları ele geçirme yönündeki sözde “Tevrat’a dayalı hakkı”na ilişkin son açıklamaları, ABD’de Hristiyan Siyonizmini destekleyen çevrelerin ideolojik katmanlarında uzun yıllardır varlığını sürdüren köklü ve tehlikeli bir zihniyetin yansımasıdır. Bu zihniyet, bugün artık her zamankinden daha açık biçimde dile getirilmektedir. Bir Amerikan yetkilisi, Tucker Carlson’a verdiği röportajda “İsrail bu toprakların tamamını alırsa, bunun kabul edilebilir olacağını” ifade ettiğinde, mesele artık bir dil sürçmesi ya da kişisel görüş olarak geçiştirilemez. Her ne kadar bu sözler bazı kayıtlarla dile getirilmiş olsa da, Orta Doğu’nun tamamı açısından ciddiyetle ele alınması gereken bir mesaj içermektedir.
“Nil’den Fırat’a” söylemi, yıllardır bazı aşırı Siyonist akımların literatüründe yer almaktadır. Ancak bu iddianın, işgal altındaki topraklarda görev yapan ABD büyükelçisi tarafından dile getirilmesi, salt teolojik bir tartışmanın ötesine geçmektedir. Bu yaklaşım, fiilen uluslararası alanda tanınan sınırları geçersiz kılmakta ve devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ilkesini sorgulamaktadır. Bu yoruma göre Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak ve hatta Suudi Arabistan’ın bazı bölümleri, dinî‑siyasi bir projenin iddia alanı içine sokulmaktadır. Bölgenin tarihsel tecrübesi, ideolojik yayılmacılığın çoğu zaman sahadaki gerçekliğe dönüştüğünü gösterirken, bu bakış açısını yalnızca sembolik olarak nitelemek mümkün müdür?
İsrail rejimi, kuruluşundan bu yana işgal, zorunlu göç ve dayatılan yeni gerçeklikler üzerine inşa edilmiştir. İşgal altındaki topraklar ve Filistin halkının haklarıyla ilgili onlarca Birleşmiş Milletler kararı, meselenin basit bir sınır anlaşmazlığı olmadığını; yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan bir halkın tarihsel haklarının gasp edilmesine dayandığını ortaya koymaktadır. Ancak Huckabee’nin sözlerinde öne çıkan husus, Filistin meselesi çerçevesinin aşılması ve iddianın tüm Orta Doğu coğrafyasına yayılmasıdır. Bu noktada açıkça ifade edilmelidir ki: İsrail, varlığını halkların haklarını inkâr üzerine kurmuş yapay bir rejimdir ve bu tür açıklamalarla meşrulaştırılması mümkün değildir.
İsrail kaynaklı tehdit yalnızca İran’la sınırlı değildir. Yıllar boyunca Tel Aviv’in yarattığı tehlike, sanki yalnızca Tahran’la olan bir çatışma eksenine indirgenmiş gibi sunulmuştur. Oysa “tüm Orta Doğu’nun ele geçirilmesi”nden söz edildiğinde mesaj açıktır: Yayılmacı proje kapsayıcı bir niteliğe sahiptir.
Çağdaş uluslararası sistemde siyasi meşruiyet; halk iradesi, uluslararası hukuk ve kabul görmüş küresel normlara dayanır, kutsal metinlerin tek taraflı yorumlarına değil. Eğer her devlet ya da rejim, dinî anlatılara veya tarihsel mitlere dayanarak sınırlarını yeniden tanımlamaya kalkarsa, dünyada hiçbir düzen kalmaz. Bugün bir Amerikan yetkilisinin ağzından duyulan bu yaklaşım, fiilen geçmiş yüzyılların imparatorluk mantığına dönüş çağrısıdır; bu mantığın sonucu ise yalnızca istikrarsızlık ve yıpratıcı savaşlardır.
İsrail kaynaklı tehdit yalnızca İran’la sınırlı değildir. Yıllar boyunca Tel Aviv’in yarattığı tehlike, sanki yalnızca Tahran’la olan bir çatışma eksenine indirgenmiş gibi sunulmuştur. Oysa “tüm Orta Doğu’nun ele geçirilmesi”nden söz edildiğinde mesaj açıktır: Yayılmacı proje kapsayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu iddialar kısa vadede resmî politikaya dönüşmese bile, gündeme getirilmiş olmaları dahi bölgenin güvenlik denklemlerini değiştirme potansiyeline sahiptir. Son yıllarda normalleşme yoluna giden Arap ülkeleri, bu projenin mevcut sınırlarla sınırlı kalacağına dair bir güvence olup olmadığını kendilerine sormak zorundadır.
Huckabee’nin açıklamaları, İsrailli bazı siyasetçilerin de eş zamanlı olarak “Orta Doğu’nun rotasının değiştirilmesi”nden söz ettiği bir ortamda dile getirilmiştir. Kısa bir zaman diliminde ideolojik ve güvenlik temelli bu tür açıklamaların art arda gelmesi, bunun tesadüf olmadığını göstermektedir. Bu tekrarlar, bölge kamuoyuna daha geniş bir stratejik bakışın şekillendiği izlenimini vermektedir; bu bakışta İran yalnızca engellerden biri olarak görülmekte, nihai hedef olarak tanımlanmamaktadır. Böyle bir çerçevede, bu projeye karşı duran her ülke baskı ya da istikrarsızlaştırma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Stratejik düzeyde ise “Büyük İsrail” fikrinin gündeme getirilmesi, Orta Doğu’da yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir. Toprak bütünlüğünün tehdit altında olduğunu düşünen ülkelerin askerî caydırıcılıklarını güçlendirmeye yönelmesi kaçınılmazdır.
Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, başka devletlerin topraklarını ele geçirmeye yönelik her türlü iddia, Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık ihlalidir. Güç kullanma ya da güç tehdidi yasağı, İkinci Dünya Savaşı sonrası küresel düzenin temel taşlarından biridir. Kendini bu düzenin savunucusu olarak tanıtan bir ülkenin resmî temsilcisinin, açıkça bir rejimin toprak genişletme fikrini desteklemesi, bu iddianın inandırıcılığını zedelemektedir. Bu tür çelişkiler, bölge kamuoyunda Washington’un politikalarına yönelik güvensizliği daha da derinleştirecektir.
Buna ek olarak, dış politikanın kıyametçi ya da teolojik yorumlarla ilişkilendirilmesi, en tehlikeli siyasi ideoloji türlerinden biridir; çünkü diyalog ve uzlaşma ihtimalini asgari düzeye indirir. Bir çatışma “ilahi hak” düzeyine çıkarıldığında, müzakereye neredeyse hiç alan kalmaz. Tarihsel deneyim, bu tür söylemlerin çoğu zaman tarafların daha da radikalleşmesine ve karşılıklı şiddet döngülerine yol açtığını göstermektedir.
Stratejik düzeyde ise “Büyük İsrail” fikrinin gündeme getirilmesi, Orta Doğu’da yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir. Toprak bütünlüğünün tehdit altında olduğunu düşünen ülkelerin askerî caydırıcılıklarını güçlendirmeye yönelmesi kaçınılmazdır. Bu süreç, bölgenin ekonomik kaynaklarını tüketmekle kalmaz; aynı zamanda yanlış hesaplama ve istenmeyen çatışma riskini de artırır. Yemen’den Suriye’ye, Lübnan’dan Irak’a kadar çok sayıda karmaşık krizle boğuşan bir bölgenin, yeni bir yayılmacı projeyi kaldıracak gücü yoktur.
Arap ve Müslüman kamuoyu açısından bakıldığında ise bu tür açıklamalar, onlarca yıllık işgal ve savaşların hafızasını yeniden canlandırmaktadır. Bazı hükümetler Tel Aviv ile ilişkilerini normalleştirmiş olsa da, halklar Filistin meselesine karşı hâlâ son derece hassastır. Daha geniş toprakların ele geçirilmesi fikri, devletlerle toplumlar arasındaki mesafeyi derinleştirebilir ve bazı ülkelerde yeni iç istikrarsızlık dalgalarına yol açabilir. Tüm bu sonuçlar, meselenin basit bir söz düellosu olmadığını; potansiyel olarak ciddi jeopolitik etkiler barındırdığını ortaya koymaktadır/mehr

Yeni yorum ekle