Sonsuz tekamül

Mon, 05/04/2021 - 16:16

Gemişte de günümüzde de oldukça önemli olan bahislerden biri, insanın ihtiyarı ve özgürlüğü bahsidir. Bu konu açıklığa kavuşmadığı sürece ahlaki bahisler belirsizlikle karşı karşıyadır.

Welayet News  - Müslümanların Eşaire olarak bilinen önemli bir fırkasına göre, insan bütün işlerinde mecburdur, cabir/cebredici de Allah’tır ve gerçekte insan, hiçbir iradesi olmaksızın, ezeli neccarın (malangoz) elinde bir araçtan ibarettir. Kaza ve kader konusunu da bu düşünceleriyle örtüşecek şekilde yorumluyorlardı. Günümüz de kaderci olan bir zümre var ve insanın mahtum (kesinleşmiş) bir kaderinin olduğunu savunurlar.

Eğer böyle olursa, ister istemez ahlak bahsi, selah ve istikamet konusu anlamsızlaşır. Günümüzde bu cebirci okulun yanında, insanın eğitim, çevre, biyolojik yaşam ve kalıtımın mahsulü olduğunu savunan düşünceler de vardır.

Örneğin, ünlü sosyologlardan Émile Durkheim, insanın söz konusu cebrin esiri olduğunu, hatta bundan da ileri giderek suçlunun suçlu olmadığını söylemiştir. Ona göre suçlu, gerçekte hastadır ve suç diye bir şey yoktur. İnsanlar da suçlu ve suçsuz diye ayrılmaz; hasta olan ve hasta olmayan diye ayrılır...Bu nedenle suçlunun cezalandırılmasına karşıdır. Durkheim, insanın kendi biyolojisinin, soyaçekim ve kalıtımının, okuldaki eğitim ortamının ve tün bunların esiri olduğunu savunmuştur. Dikkat ederseniz, rivayetlerde de bu temellere dair bir takım işaretler vardır. Rivayetlerimizde suçlu hakkında “hasta” tabiri de kullanılmıştır. İmam Ali’nin (a.s) Resuli Ekrem (s.a.a) hakkında kullandığı şu ifadesi gibi: “Peygamber, hastaları tedavi eden bir tabibtir”. Elbette bunun Durkheim’in söyledikleriyle bir alakası yoktur ve onun tezini teyit etmez.

Yine bu cebir meselesi kendisini başka bir kalıpta da göstermiştir. Diyalektik materyalizmi savunanlar da toplumun kimsenin elinde olmadığını, toplum ile toplum bireylerinin tarihin cebriyeti (determinizmi) tarafından hidayet edilip yönlendirildiğini öne sürmüş ve bu temelden hareketle, insanın tarihi değiştiremeyeceğini söylemişlerdir. Şunu demek istiyorum; cebir meselesi ve insanın ihtiyardan, iradeden yoksunluğu sadece Eşaire’ye özgü bir düşünce değildir; bir taraftan Eşaire, bir taraftan pozitivist bilim adamları ve bir taraftan bazı tarihçiler, insanın muhtar değil, mecbur olduğunu savunmuşlardır. Ancak tüm bunların Kuran ve hadislerden, Ehlibeyt’ten anladıklarımıza aykırı olduğunu biliyorsunuz. Kuran sarahaten bize şöyle diyor: “İnnâ hedeynâhu-ssebîle immâ şâkiran ve-immâ kefûrâ.... Biz ona yolu gösterdik; artık o, ya şükredici olur ya da nankör”(İnsan: 3) . İnsan, asla mecbur değil. Demek ki Eşaire’nin bu cebir düşüncesi Kuran’a aykırıdır. Yine başka bir yerde şöyle buyrulmakta: “İnnallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim...Şüphesiz Allah, kendi nefislerinde olanı değiştirinceye kadar, bir toplulukta olanı değiştirmez” (Ra’d: 11) . Burada da bu ayet tarihin cebrini çürütüyor... Ve bu temelden hareketle, insanların tarihin seyrini de değiştirdiğini gördünüz. Peygamberleri, gelip tarihin gidişatını değiştirme özelliği ile tanırız. Tarihin sonunda Asr’ın İmam’ı teşrif buyurduklarında tarihin seyrini değiştirecektir. Hatta peygamberlerden başka tarihin ve dünyanın seyrini değiştiren insanlar da olmuştur. Öte yandan Kuran, suç olgusuna salt bir hastalık olarak yaklaşmaz. Her ne kadar “Fi qulubihim meradun...” demişse de ancak diğer yandan insanları salih olan ve salih olmayana ayırmıştır... İn câekum fâsikun binebe-in fetebeyyenû... Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın...Suçlu, günahkar ve nankör tabirlerini kullanır. İnnâ hedeynâhu-ssebîle immâ şâkiran ve-immâ kefûrâ.... Kuran, insanın günahkar olduğunu söylediği halde cebirden, tarihin veya eğitimin cebriyetinin insanı mecbur etmesinden söz etmez. Dolayısıyla dinin maarifinden çıkan sonuç, insanın muhtar/özgür olduğu şiarıdır. İnsan özgür olduğuna göre, o halde iki sonsuzluğun arasında muhtardır; yani sonsuz tekamül, rüşt vb ile sonsuz düşüş...arasında birinin tercihi kendisine bırakılmıştır. Ayet ve hadislere gidip bakın, bir taraftan da insan ilahi halife olabiliyor veya melekler insan karşısında secde edebiliyor. Meleğin insan karşında secde etmesi sembolik bir ifadedir, yani bir insanın makamı bir meleğin karşısında secde edecek kadar yüksektir. Melek şu anda da insan-ı kamil karşısında sacittir. Yine başka bir rivayette, ilim talibi yürürken melekler kanatlarını onun ayağının altına sererler diye buyulmuştur. Bu sembolik ifade, ilim talibinin ayağı meleğin kanadından daha yüksek olması demektir. Merhum Sedra’nın naklettiği bir rivayet var, hadis kitaplarında rivayeti araştırma fırsatım olmadı ama ilginç bir rivayet. Hukema, Allah’ın bütün sıfatlarının “hayy” ve “kayyum” isimlerinde toplanabilineceğini söylüyor. Hayy, Allah’ın kendisine dönük ismi iken kayyum ise masivaya dönük ismidir. Bu nedenle Allah’ın yüz bin sifatının bu iki kelimede toplandığı söylenmiştir. İlahi şuunatın tamamı bu “hayy” ve “kayyum” isimlerinde cem olmuştur. Diğer bir deyişle, aklınıza hangi sıfatı getirirseniz getirin o sıfatın çıkacağı yer, bu iki isimdir. Merhum Sedra’nın naklettiği rivayetin devamında, ‘Allah kıyamet günü bir mektupla kullarına seslenir. Mektubun başlığı şu: Minel hayyil kayyum ila hayyil kayyum...Hayyil kayyumdan hayyil kayyuma...Sonra buyurur ki; Şimdiye kadar ben “Kün feyekün” diyordum, bundan sonra sen “Kün” diyeceksin ve istediğin her şey olacaktır’.  Cennette her şey cennet ehlinin iradesi ile yaratılır. Bunun da ötesinde, mü’min cennetin içinde değil, cennet mü’minin içindedir. “Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin....Ve cennet, takva sahiplerine yaklaştırılmıştır; hiç uzak değildir”.  Bakınız, bütün bunlar madalyonun bir yüzüdür. Pekala, mü’minin makamını beyan eden ayet ve hadislerin listesini de çıkarabilirniz. Ancak bir taraftan da bazı kişilere “kûnû kıradeten hâsiîn...Aşağılık birer meymun olun!!” diye hitap edilir. İşte insanın önündeki o iki yol, iki sonsuzluk budur...beni ve sizi ilgilendiren bir rivayette ifadeye konulmuş. Kısacası eğer insanın cenneti kendi içinde barındıracak kadar yüksek bir makamı varsa madalyonun öteki yüzü de vardır. Cenehhem insanın içine gelir. Esasen bizzat içi yakıcıdır.

İlginç olan ise, tüm bunların insanın ihtiyarıyla, iradesiyle hasıl olmasıdır. Tabi ilahi tavfikin, insanın yediği lokmanın, çevrenin ve insanın arkadaşı ya da hocasının etkisini görmezden gelmek istemiyorum ama bunlar insanın iradesi karşısında bir şey değildir. Elbette irade tavfike ve tavfik de iradeye döner. Konunun geniş bir ilmi tartışması var ama (insanın kendi akibeti hakkında) son sözü söyleyen ve işi bitiren insanın kendi iradesidir. İnsan nereye varırsa kendi iradesiyle varmış olur. İmam Ali (a.s), ‘dünya bir pazardır; bazıları kar ederken bazıları da zarar eder’ diye buyurmuştur. Tüm bunların insanın iradesiyle olması gerekir. Yoksa Allah ne kimseyi cebren Selman ve Ebuzer yapar ne de kimseyi cebren Muaviye ve Yezid yapar. Allah, herkesin kendi iradesiyle ne olmasına karar vemesini istemiştir.

Ayetullah Ebulkasım Alidust

Çev.: Mehmet Gönül

Welayet News 

Tags: 


Add new comment