İmam Ali’nin (a.s) Kendi Şahsiyetini Anlatırken Amaçladığı Hedef

Fri, 26/02/2021 - 12:16

Allame Caferi, “Ali (a.s)’nin Şahsiyetinin Boyutları” adlı kitabında İmam Ali’nin (a.s) kendisiyle ilgili beyanatı hakkında şu izahatta bulunuyor: İmam Ali (a.s) Nehcü'l-Balağa’da yüzden fazla yerde kendisi hakkında konuşuyor. Kendisi hakkında söylediklerini bir araya getirdim.

Welayet News  - Bununla neyi amaçlıyordum? Bunu yaparak, kemal/erişme yolunda yürüyen bir insanın davranışı gibi söylemi de eğer çevresel özelliklerden, kişisel ve toplumsal etkenlerden soyutlanırsa kanun haline geleceğini ortaya koymak istiyordum.

Ali (a.s) eğer bu değerli kitapta kendisi hakkında bir cümle buyuruyorsa bununla aslında kişisel bir sıfatı dile getirmek istemiyor. Nitekim Ali’nin (a.s) aziz evladı da tarih yazan kıyamıyla kişisel bir iş veya olayı beyan etmek istememiştir; belki, ‘ermişliğin yolu böyledir, kanunu da böyledir’ demek istenmiştir. Büyük bir zatın deyişiyle, öyle yaşa ki söylem ve davranışın, hatta senin düşüncenin dalgalanışları bile mücessem hale gelip cisminden kaynaklı özellikleri düşürüldüğünde genel kanun/ilke haline gelsin.

Ali’nin (a.s) kurduğu cümleleri okurken insani ilkeleri okuruz. Mesele şu cümlesi: Ma lebistu ala nefsi ve-la lebise aleyye: Ne ben kendimi kandırıp (haktan) şaştım ne de başkası beni kandırıp (haktan) şaşırabildi. Yani kanun/ilke şudur: Bir insan eğer makul hayatının –salt tabii/maddi hayatının değil – mesirinde aldanmak istemiyorsa ilk önce kendisini aldatmaması gerekir.

Bu, şumuliyeti bulunan genel bir ilke. Ancak “ma lebistu” daki “tu” zamiri kişisel zamirdir; yani “ben bunu yapmadım” demektir ve bu “yapmadım” ı veya ihbari/bildirimli ibareyi inşa ibaresine çevirip şöyle denilebilir: Ey çağların ve asırların güzergahından yürüyüp gelen insan!

Eğer salt tabii hayattan makul hayata adım atmak istiyorsan olmaya ki kendini kandırasın ve ruhunun yasak alanına başkalarının girip seni kandırmasına izin veresin. Bu kanundur, ilkedir; psikolojik ve kişisel bir hal veya durum değildir.

Ali’nin (a.s) kendisi hakkında buyurduğu bu cümlelerden bir örnek vermeden önce, birkaç önemli ilkeye değinmek istiyorum.

Ben böyleyim  

“Ben böyleyim”cümlesi, söylenmesi oldukça zor bir cümle; “Ben varım” demenin zor olması gibi. Ama “Ben böyleyim”i söylemek daha zordur, baya soyutlanmayı ister ve “Ben buyum” demek, çok reşit olmayı ve rüşdü gerektirir. Eğilimlerden, nefsani temayüllerden ve tabii egoun dalgalarından etkilenmeden kendini kendi önüne koymak, kendi ile yüzleşmek son derece zor bir iştir. İnsanlığın antropoloji (insanbilim) kamusuna bir şey eklemeyi başaranlar, gerçekten kendini kendi önüne seren, kendisiyle yüzleşebilen kimselerdir.

Gerçek iradenin bilinmesi için olağanüstü bir yüzleşme gerekir. Yoksa iradenin, saiklerin ve oldukça ince ve güçlü olan bu elektrik yükünün gerçeğini anlamdırabilme konusunda davranışcılıktan ve insanların davranışının somut tezahürlerinin elinden ne gelebilir ki. Bu iş, kendiyle yüzleşmeyi, yüksek bir soyutlanmayı gerektirir.

Profesyonel psikoloji bize çok şey öğretmiştir ve biz onun hakkını teslim ediyoruz ancak, insanlara bir gerçeği anlatırken o gerçeğin hem “nasıl olduklarını” hem “nasıl olması gerektiklerini” ifade edecek şekilde sunabilenler, çok yüksek bir düzeydedirler ve Ali (a) bu düzeyin en yüksek noktasındadır. Ebu Talib’in oğlu, “egoyu/beni” beyan ederken, çapuk gelen giden psikolojik bir fenomeni değil de, adeta mananın somut varlığını tüm hakimiyetiyle beyan ediyor.

Belki, bir insanın “Ma şekektu fi-l hakki muz urituhu / Bana gösterildiğinden beri hakta şüpheye düşmedim” demesi de ne demek oluyor diye insanın aklına gelebilir. Bu cümle, kainatın azameti kadar bir azamete sahip! Şüphe etmedim! Diyeceksiniz ki, birçok insan yakin ile bu dünyadan gidiyor, ömür boyu yakin ve dogmaların içinde yüzüyor. Evet yüzüyor ama ilkel yakinlerin, iniş çıkışları ve kuşkuları aşamamış olan yakinlerin içinde. Ancak kim varlığa ve kendine uyanıp da ‘ben asla şüpheye düşmedim” diyebilir.

Batılı ve Doğulu düşünürlerin düşünce tarihinin sayfalarını gözden geçirdikten sonra bu cümle üzerinde durmanızı rica ediyorum. Evin bir köşesinde oturup Nehcü’l-Balağa’yı açıp Ma şekektu fil hakki muz urituhu: “fi”, harfi cerdir... “hak” mecrurdur... “muz” bilmem nedir diyerek değil; bu sözün hakikati bu tür şakalarla anlaşılamaz. Öncelikle, beşeri düşüncelerde neyin yaşandığını, kuşku ve şüphe fırtınasından kimin emn’u emanda kaldığını ve Ebu Talib’in evladı Ali’nin (a) “Bana gösterildiğinden beri hakta kuşkuya düşmedim” demesinin nasıl bir iddia olduğunu pür bir dikkatle mütalaa edilmesi gerekir. 

“Ben” demekten kaçınmak         

Hani “ben” demekten kaçınmalıydık? “Ben” demek hamlığın delili değil mi? Evet, doğrudur ancak burada başka bir ilke devrede. O da özetle şudur: Bugün ihtimal veriyor musunuz yerküremizde biri çıkıp desin ki ey ehali, ben büyük bir iş yaptım, bir imtiyaz elde ettim: nefes çekiyorum? Nefes çekmek, insan yaşamanın bir gereğidir. İnsan ve canlı varlıkların yaşamı, havayı teneffüs etme temeline dayalıdır. “Ma şeşektu fil hakki muz urituhu” sözü, rüştüne ermiş  bir insan için teneffüstür.

Bugün burada oturmuşuz ve aydınlıktan nasipleniyoruz. Bu gerçeği söylemek, kendiyle övünmek, böbürlenmek, fahrfuruşluk değildir, bir ayrıcalığı ifade etmek değildir. Böyle bir söz, kemal arayışına çıkmış ve bunun için çırpınan bir yetenek için mübalağa değildir. “Ben hak caddesi üzerindeyim” demek, nefes çekiyorum demektir veya hava son derece soğuk olduğu için kalın elbise giydim veyahut susamıştım su içtim demek mesabesindedir. Suyu içilmesinin beyanı, mevcudiyetin dışında kalan bir ayrıcalığın beyanı değildir, çünkü bu, varolan mavcudiyetten ibarettir.

Bu nedenle eğer varlığın esrarının bu açıklayıcısı, varlığın tüm azametlerini beyan buyursaydı onun hakkında hiçbir şüphemiz olmazdı, zira kemal yolunda teneffüs budur, gerçeğin ibrazıdır. “Ma lebistu ala nefsi...” ifadesi, bir gerçeğin, bir hakikatin beyanıdır. Arz ettiğim bu ikinci ilke, insanları şu iki yıkıcı hastalıktan kurtarabilir: Kendini dev aynasında görme hastalığı ve aşağılık kompleksine kapılma hastalığı. Zirveye çıkmış bir insan için zirveye çıkma ona eklenmiş bir artı değildir, zaten öyledir çünkü. Dün “A” noktasındaki bir insan için artı bir ayrıcalık olarak görünen şey, bugün kemal yoluna çıkmış aynı insan için “gerekli” bir ayrıcalık değildir, çünkü öyle“dir” .  Ancak Ali’nin (a) söyledikleri insanların anladığı kadardı: Ançı mi guyem be qedre fehme tust / murdem ender hesrete fehme durust; söylediklerim senin anladığın kadardır, doğru anlama hasretinden canım çıktı.

Bu cümleleri kime diyordu? Bu cümeleri dinleyenler kimlerdi? Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen Malik Eşter, Ebuzer Gaffari, Hucr bin Adi, Reşid Haceri, Ammar bin Yasir ve muhtemelen Üveysi Karani gibi küçük bir grubun dışında? Bu sözlerin, o parmak sayısını geçmeyen insanlar dışında kalan diğerleri için anlaşılabilir olduğunu sanmıyorum. Onlar da zaten uzun bir süre Hz. Ali (a) ile temasta değillerdi ve çok kısa bir süre beraber olmuşlardı. Onun için misyonuna dair ne vardı ise söylenmeden kaldı ve dile getiremedi. Kendisi ile Rabbi arasında ve kendisi ile kendisi arasında ne vardı ise hepsi duyulmadan, işitilmeden kaldı. Ali’nin (a) söylecekleri, Nehcü’l-Balağa’daki bu yüz veya iki yüz cümlede görünenden daha fazla olmalıdır.

 

Çeviri:Mehmet Gönül

Welayet News

Tags: 


Add new comment