Türkiye, İsrail'in güvenlik planına mı dahil olacak?

Çar, 14/10/2026 - 15:53

"“Türkiye’nin attığı adım ABD ve İsrail’in bölgesel stratejik çıkarlarıyla örtüşüyor mu?” diye sormak son derece meşrudur. Sahte bayrak operasyonlarına açık bir sahadayız. Bir hükümetin “Savaşa gitmiyoruz!” demesi tek başına yeterli güvence değildir."

Welayet News  - Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 10 Ekim 2019’da haklı olarak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni Yemen’deki yıkımdan dolayı açıkça eleştirdiler. “Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi?” dediler. Ardından Suudi Arabistan’ın, Yemen’de yaşanan yüz binlerce ölümün, açlığın, ablukanın hesabını vermesi gerektiğini söylediler. Bugün ise Sayın Erdoğan Yemen Ordusu’nun Suudi Arabistan’a saldırısını kınıyor ve Suudi Arabistan’la ortak savunma anlaşması çerçevesinde dayanışma gösteriyor. Burada tek başına bir çelişki yok. Bir yönetim geçmişte Suudi müdahalesini eleştirirken bugün sivillere zarar veren bir saldırıyı da kınayabilir. Asıl sınav, iki tutumun aynı ahlâki ilkeye dayanıp dayanmadığıdır.

Sayın Erdoğan bugün de Suudi Arabistan’ın Yemen’deki geçmiş müdahalesinin yol açtığı insani yıkımın hesabının verilmesini savunuyor mu? Suudi yönetiminin sorumluluğunu gündemde tutuyor mu? Yemenli sivillerin hayatını Suudi sivillerin hayatıyla aynı değerde görüyor mu? Bu sorulara verilecek cevaplar, siyasi söylemin tutarlılığını belirler. Ayrıca kutsallara yönelik saldırıların kınanması, kutsallarla ilgisi olmayan insanların acılarının küçümsenmesine dönüşmemelidir. Aksi takdirde din, bütün insanların hayatını koruyan bir ahlak kaynağı olmaktan çıkar; siyasi ittifakları savunmanın aracına dönüşür. Devletler arasındaki güç mücadelesi, toplumlar arasındaki dinî düşmanlığa dönüştürülebilir.

Yönetimlerin güvenlik politikalarına yönelik eleştiriler, mezhep dayanışması söylemiyle bastırılabilir. Bir siyasetçi kendi iktidarını korumak için bir karar aldığında, bu kararı otomatik olarak devletin çıkarı olarak sunabilir. Bir dış politika anlaşmasını ulusal güvenlik meselesi olarak tanımlayabilir. Dini dayanışmadan söz ederek toplumun eleştirilerini ahlaki açıdan sakıncalı göstermeye çalışabilir. İktidara yöneltilen eleştiri, devlete yöneltilmiş gibi gösterilir. Vatandaş, hükümetin kararını sorguladığında ona devletin düşmanıymış gibi davranılabilir. Dün bir ülkenin yönetimi sivillerin ölümünden sorumlu tutulurken bugün aynı yönetimle kurulan ittifakın eleştirisi hoş karşılanmayabilir. Dün savunulan ilkeler, bugünkü siyasi tercihlerle çatıştığında geçmişte söylenenler unutulmaya çalışılabilir. Oysa siyasi hafıza, yalnızca rakipleri mahkûm etmek için kullanılan bir silah olmamalıdır.

Bir sonraki aşama daha da tehlikelidir: İktidar, kendi tercihlerinin ahlaki hesabını vermek yerine, eleştiriyi kutsallara saldırı olarak sunabilir. Bu noktada din, ahlakın kaynağı olmaktan çıkarılıp siyasi dokunulmazlık üretmenin aracına dönüşebilir. Milletin iradesi veya dini/mezhep tercihleri yöneticilere dokunulmazlık sağlayan bir araç; demokrasi de onların iktidarını sonsuza kadar meşrulaştıran bir ruhsat değildir. Çünkü adalet, yalnızca düşmanımızın hesabını sormak değildir. Dostumuzun, müttefikimizin ve gerektiğinde kendimizin de hesabını sorabilmektir.

Türkiye Yemenli sivilleri de savunacak mı?

Sayın Erdoğan Mekke İttifakı’nın Meclis onayına sunulacağını açıkladı. Türkiye’nin askerî ve teknik kapasitesinin Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkıda bulunması gündemde. Doğrudur, Suudi Arabistan’ın savunmasına katkıda bulunmak ile Yemen topraklarında doğrudan savaşmak aynı şey değildir. Ancak savunma desteğinin kapsamı, kullanılacak sistemler ve istihbarat paylaşımı gibi unsurlar, sahadaki askerî sonuçları etkileyebilir. Suudi Arabistan’ın geçmişte Yemen’deki savaşa katılımı ve savaşın yol açtığı insani yıkım ortadayken Türkiye’nin yeni bir askerî işbirliğine giriyor olması, Ankara’ya önemli sorumluluklar yüklüyor.

Türkiye, Suudi Arabistan’ın güvenliğini savunurken Yemenli sivillerin korunmasını da aynı açıklıkla savunacak mı? Suudi Arabistan’ın askerî faaliyetleri uluslararası hukuku ihlal ederse Ankara bunu da eleştirecek mi? Türkiye’nin sağladığı askerî destek, Yemen’de yeni bir sivil felaketin önlenmesine mi yoksa çatışmanın genişlemesine mi hizmet edecek? Bu, Türkiye’nin başka ülkelerle işbirliği yapmasına karşı çıkmak değildir. İşbirliğinin bedelini kimin ödediğini ve karşılığında ne elde edildiğini sormaktır. Bir hükümetin yaptığı her şeyi devletin çıkarı olarak tanımlamak, devlet ile iktidar arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Oysa devletin çıkarı, bir siyasi liderin iktidarını sürdürmesinden daha geniştir.

Türkiye’nin çıkarı; güvenliğini korumak, bağımsız karar alabilmek, vatandaşlarının refahını artırmak, uluslararası itibarını güçlendirmek ve bölgesel çatışmaların ülkeye vereceği zararları azaltmaktır. Bunlar bazen askerî ittifaklar gerektirebilir. Bazen diplomatik mesafe koymayı gerektirebilir. Bazen de güçlü bir müttefike açıkça itiraz etmeyi gerektirir. Dolayısıyla mesele bu anlaşmanın Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarına hizmet edip etmediği, Türkiye’yi hangi çatışmalara yaklaştırdığı ve kararların demokratik denetime ne ölçüde açık olduğudur. Türkiye’nin attığı adımların ABD’nin ve İsrail’in bölgesel çıkarlarıyla nerede örtüştüğünü, nerede çatıştığını ve bunun Türkiye’ye neye mal olduğunu sorgulamayı gerekli görüyoruz.

İsrail güvenlik mimarisiyle kesişme

Netanyahu’nun İran ve İran bağlantılı güçlere karşı bölgesel güvenlik mimarisi arayışı ile Suudi Arabistan’ın Yemen Cumhuriyeti’ne karşı güvenlik ihtiyacı arasında zaten bir kesişme bulunuyor. Türkiye de bu güvenlik mimarisinin askerî unsurlarından biri hâline gelirse; ABD şemsiyesi altında İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye aynı güvenlik denkleminde buluşmuş olur. Bu, “Erdoğan Netanyahu’nun emrinde!” demek değildir. Ama Türkiye’nin bugün Suudi Arabistan’ın güvenliğini askerî olarak üstlenmeye yaklaşması, İsrail’in İran ve İran bağlantılı bölgesel aktörlere karşı kurmak istediği güvenlik denkleminden bağımsız değerlendirilemez.

Bundan mütevellit, “Türkiye’nin attığı adım ABD ve İsrail’in bölgesel stratejik çıkarlarıyla örtüşüyor mu?” diye sormak son derece meşrudur. Sahte bayrak operasyonlarına açık bir sahadayız. Bir hükümetin “Savaşa gitmiyoruz!” demesi tek başına yeterli güvence değildir. Bir siyasi kararın başlangıçta ilan edilen amacıyla yetinmeyip, yanlış bir isnat veya kontrolsüz bir tırmanma sonucunda ülkeyi nereye götürebileceğini sorgulamak Türk Milleti ve Meclis’in asli vazifesidir.(Mehmet Yuva/Aydınlık)



Yeni yorum ekle