Türkiye ve Pakistan’ın Yemen’deki savaşa müdahalesinin olası yolları

Pt, 12/10/2026 - 14:07

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Yemen savaşına olası etkileri, üç ülkenin askeri işbirliğini hangi sınırlar içinde yürüteceğine ve doğrudan çatışmaya girip girmeyeceğine bağlı olarak şekilleniyor.

Welayet News - El-Khanadeq’e göre, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın yürürlüğe girmesi, siyasi destek vaatlerinin ötesine geçilerek askeri yükümlülüklerin fiilen sınanacağı yeni bir dönemin kapısını açıyor.

Ancak Suudi Arabistan topraklarının korunması konusunda sağlanan mutabakat, üç ülkenin Yemen'de omuz omuza savaşa gireceği anlamına gelmiyor.

Üç ülke de Krallığın güvenliğini güçlendirme hedefinde birleşse de olası bir kriz sırasında izlenecek yol, ulusal çıkarlar ve gerilimi tırmandırmanın bedelini üstlenme konusundaki kırmızı çizgiler bakımından birbirinden ayrılıyor.

Öte yandan sahaya gönderilecek askeri gücün büyüklüğü ve ortak operasyonların hangi yetkiler çerçevesinde yürütüleceği henüz netleşmiş değil.

Anlaşma, Yemen savaşının tırmandığı bir dönemde yürürlüğe giriyor

Anlaşmanın uygulanmasına yönelik karar, 5 Ekim 2026'da Riyad'da düzenlenen acil toplantıda alındı. Bu adım, Yemen'deki savaşın yeniden alevlendiği kritik bir döneme denk geldi. 

Ensarullah, Batı Sahili'nden Babülmendeb'e uzanan geniş bölgeleri hızla ele geçirirken Suudi Arabistan'ın iç kesimlerini de balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef aldı. 

Gelişmelerin zamanlaması, ittifakı iki olası müdahale senaryosuyla karşı karşıya bırakıyor. İlk senaryo, Suudi Arabistan'ın iç kesimlerini korumaya odaklanıyor. İkinci senaryo ise Riyad'ın ve Yemenli müttefiklerinin sınır ötesindeki operasyonlarını sürdürebilmesi için gerekli askeri zeminin hazırlanmasını içeriyor.

Bununla birlikte anlaşmanın yürürlüğe girmesi, birliklerin sahaya konuşlandırıldığı, üç ülkenin ortak bir operasyon komutanlığı kurduğu veya Yemen içindeki hedeflerin vurulmasına izin veren angajman kurallarını kabul ettiği anlamına gelmiyor. İttifakın gerçek niteliğini yalnızca sahaya gönderilecek asker sayısı belirlemeyecek. 

Birliklere verilecek görevler, faaliyet gösterecekleri coğrafya, karar alma mekanizması ve güç kullanımının sınırları da belirleyici olacak. Nitekim geniş çatışma yetkileriyle donatılmış küçük bir birlik, görevi yalnızca koruma ve eğitimle sınırlandırılmış büyük bir askeri güce kıyasla gerilimin tırmanacağına dair çok daha güçlü bir işaret verebilir.

Riyad'ın hedefleri ve ittifakın sınırları

Riyad, bu ittifak aracılığıyla birbiriyle bağlantılı bir dizi hedefe ulaşmayı amaçlıyor. Suudi Arabistan, topraklarına yönelik herhangi bir saldırının bölgedeki iki önemli askeri gücü de harekete geçirebileceğini göstererek caydırıcılığını artırmak istiyor. 

Aynı zamanda hava savunması, erken uyarı sistemleri ve petrol tesisleri, havalimanları ile şehirlerin korunması gibi ağır güvenlik yüklerini ortaklarıyla paylaşmayı hedefliyor. Böylece Yemen'deki operasyonlar için Suudi ordusunun kaynaklarını rahatlatmayı da amaçlıyor.

Riyad, ittifakın Amerikan desteğinin yerini bütünüyle dolduramayacağının da farkında. Bu nedenle hem güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmeye hem de ABD ile ilişkilerine yeni bir savunma katmanı eklemeye çalışıyor. Bir diğer hedefi ise kendi güvenliği açısından hayati önem taşıyan bir arka bahçe olarak gördüğü bölgedeki etkin rolünü korumak.

Ancak Riyad'ın önündeki temel açmaz, saldırıların devam etmesi halinde savunma anlayışını genişleterek tehditlerin kaynağı olarak gördüğü Yemen içindeki hedefleri doğrudan vurmaya yönelmesi ihtimali. 

Tam da bu noktada, kendi çıkarlarını aşan kapsamlı bir savaşa sürüklenmeden Suudi Arabistan'a destek vermek isteyen Ankara ve İslamabad ile yapılan anlaşmanın sınırları belirginleşiyor.

İlk senaryo: Suudi Arabistan sınırları içinde kolektif savunma

Olası müdahalenin seyri, zamanla birbirine dönüşebilecek ve iç içe geçebilecek birkaç senaryo üzerinden değerlendirilebilir. İlk seçenek, Suudi Arabistan sınırları içinde sınırlı bir kolektif savunma düzeninin kurulması. Bu senaryo kapsamında hava savunma sistemlerinin, elektronik harp unsurlarının, teknik ekiplerin ve koruma birliklerinin sahaya konuşlandırılması; erken uyarı kapasitesinin geliştirilmesi ve istihbarat paylaşımının güçlendirilmesi öngörülüyor.

Bu model, hem Riyad'a somut destek sağlaması hem de Türkiye ile Pakistan'a görev sınırları önceden belirlenmiş bir çerçevede taahhütlerini yerine getirme imkânı sunması bakımından üç ülkenin ortak çıkarlarına en uygun seçenek olarak öne çıkıyor. 

Ancak modelin başarısı, Yemen kaynaklı saldırıların yol açtığı hasarı ne ölçüde azaltabildiğiyle ölçülecek. Ağır saldırıların sürmesi halinde ittifakın siyasi açıdan taşıdığı değer ile sahada elde edilen sonuçlar arasındaki fark büyüyecek. Bunun sonucunda görev tanımının Suudi Arabistan sınırlarının ötesine genişletilmesi yönündeki baskılar da artacak.

İkinci senaryo: Dolaylı destekle Yemen operasyonlarının sürdürülmesi

İkinci senaryo, doğrudan çatışmaya girmek yerine Suudi Arabistan'ın iç kesimlerini savunmaya dayanıyor. Bu modelde Türk ve Pakistanlı personel, Krallığın iç güvenliğinin bir bölümünü üstleniyor; bakım, tedarik ve keşif desteği sağlıyor, komuta-kontrol sistemlerinin kapasitesini de geliştiriyor. Bu sırada Riyad ve desteklediği Yemenli güçler, sınır ötesindeki operasyonlarını kesintisiz sürdürüyor.

Ancak sağlanan istihbarat ve askeri kapasitenin Yemen'deki hedefleri vurmak veya operasyonları doğrudan desteklemek için kullanılması, savunma ile taarruz arasındaki ayrımı belirsizleştiriyor. Bu durumda atılan adımlar kâğıt üzerinde savunma kapsamında gösterilse bile Türkiye ve Pakistan'ın fiilen savaşa katılma noktasına yaklaşması söz konusu oluyor.

Üçüncü senaryo: Kalıcı bir askeri ittifakın kurumsallaşması

Üçüncü seçenek, ittifakın koordinasyon kurulları, ortak istihbarat havuzları, eğitim programları ve konuşlanma planları üzerinden kalıcı bir yapıya dönüştürülmesi. İttifaka bir genel sekreter atanması, birleşik bir askeri komutanlığın kurulduğunu tek başına kanıtlamasa da kurumsallaşma yolunda ilerlenmiş olabileceğine dair güçlü bir işaret olarak değerlendiriliyor.

Bu modelde Suudi Arabistan, ev sahipliği ve yönlendirici rolünü koruyor. Pakistan'ın koruma, eğitim ve hava savunmasına odaklanması; Türkiye'nin ise teknolojik sistemlerini, elektronik harp yeteneklerini ve savunma sanayii birikimini ortaklığa sunması bekleniyor.

Ancak böyle bir yapının kalıcılığı, yetkilerin ne kadar açık tanımlandığına, kararların nasıl alındığına ve ittifak organlarıyla ülkelerin kendi askeri komuta kademeleri arasındaki ilişkinin nasıl düzenlendiğine bağlı olacak.

Dördüncü senaryo: Yemen savaşına doğrudan müdahale

Dördüncü senaryo, ittifak üyelerinin savaşa doğrudan katılmasını içeriyor. Bu kapsamda füze rampalarının vurulması veya Ensarullah'a karşı hava, deniz ve kara harekâtlarının düzenlenmesi gündeme gelebilir. 

Hava savunması güçlendirilmesine rağmen ağır can kayıplarına yol açan bir saldırının yaşanması, ortak birliklerin hedef alınması ya da kritik Suudi tesislerinin devre dışı bırakılması halinde doğrudan müdahale yönündeki baskılar en üst düzeye çıkabilir.

Böyle bir gelişme, hem Türkiye'nin hem de Pakistan'ın çıkarlarını doğrudan ateş hattına sokacak. İki ülkenin İran'la ilişkilerini daha da karmaşık hale getirecek olan bu seçenek, hedeflerin kapsamı ve harekâtın süresi gibi konularda ciddi görüş ayrılıklarına ve siyasi yıpranmaya da zemin hazırlayacak.

Bu nedenle mevcut savunma düzenlemeleri makul bir koruma sağlayabildiği sürece doğrudan sıcak çatışma seçeneği, ilgili devletler açısından cazibesini kaybediyor.

Beşinci senaryo: Siyasi taahhütlerin sahaya yansımaması

Son ihtimal, askeri işbirliğine ilişkin somut adımların sahada değil, siyasi ve diplomatik düzeyde kalması. Hukuki süreçler veya lojistik bürokrasi nedeniyle fiili askeri desteğin gecikmesi de olasılıklar arasında bulunuyor.

Böyle bir durumda ittifak, dayanışma ve caydırıcılık mesajını korusa da Suudi Arabistan'ın beklentileriyle ortaklarının gerçekte yerine getirebileceği taahhütler arasında giderek büyüyen bir uçurum oluşabilir. 

Bu tablo, Ensarullah'ı ittifakın gerçek askeri kapasitesini ve caydırıcılığını sınamaya yöneltebilir. Böyle bir sınav karşısında ittifak üyeleri iki seçenekle karşı karşıya kalacak: Ya sahaya daha güçlü bir askeri varlıkla inecekler ya da caydırıcılık iddiasının zamanla aşınmasını izleyecekler.

Pakistan'ın güvenlik bağları ve savaşın maliyeti

Savunma odaklı stratejinin neden daha uygulanabilir göründüğünü anlamak için Pakistan ile Türkiye'nin ittifaka katılma gerekçelerine ve karşı karşıya oldukları kısıtlamalara bakmak gerekiyor.

Pakistan, Suudi Arabistan'la arasındaki tarihsel güvenlik bağlarını korumayı, güvenilir bir müttefik olarak konumunu pekiştirmeyi ve bölgesel nüfuzunu Güney Asya'nın ötesine taşımayı hedefliyor. Pakistan'ın sahaya asker göndermesi karşılığında doğrudan nakit ödeme alıp almadığı kesinleşmiş değil. Bununla birlikte ülke, bu ilişkiden ekonomik ayrıcalıklar, askeri eğitim ve silahlanma fırsatları elde ediyor.

Öte yandan Pakistan'ın hareket alanını ciddi biçimde daraltan etkenler bulunuyor. İran'la paylaştığı ve güvenlik sorunlarıyla öne çıkan sınır, Hindistan ve Afganistan'la süregelen gerilimler, ülke içindeki isyan bastırma operasyonları ve hassas siyasi-mezhepsel dengeler, taarruz odaklı bir savaşa katılmanın maliyetini yükseltiyor.

Pakistan Parlamentosu'nun 2015'te Yemen savaşına katılmayı reddetmesi de kâğıt üzerindeki güvenlik işbirliklerinin sınır ötesinde yürütülen bir savaşa dönüştürülmesinin ne kadar zor olduğunu gösteren önemli bir örnek. Bu nedenle İslamabad'ın doğrudan taarruza katılmak yerine savunma garantörü rolüyle yetinmesi daha güçlü bir olasılık olarak öne çıkıyor. Böylece Pakistan, bir yandan Riyad'a verdiği güvenlik taahhütlerini yerine getirirken diğer yandan Tahran'la arasındaki hassas diplomatik dengeyi korumaya çalışabilir.

Türkiye'nin askeri teknoloji ve bölgesel nüfuz hesabı

Türkiye'nin ittifaka katılma motivasyonu, Körfez'deki askeri varlığını genişletmek, Suudi Arabistan'la ortaklığını derinleştirmek ve savunma sanayisinin bölgenin uzun vadeli güvenlik mimarisindeki yerini güçlendirmek etrafında şekilleniyor. Ankara, hava savunma sistemleri, elektronik harp, keşif ve iletişim teknolojileri gibi alanlardaki yeteneklerini devreye sokarak bölgesel savunma düzeninde daha etkili bir konum edinmeyi amaçlıyor.

Bununla birlikte Türkiye'nin hareket alanını sınırlayan çeşitli etkenler bulunuyor. İran'la ilişkilerde rekabet ve işbirliğinin aynı anda devam etmesi, asker gönderilmesinin hukuki zemini üzerine yürütülen iç tartışmalar ve Meclis onayı gerektiren süreçler, Ankara'nın atacağı adımları doğrudan etkiliyor.

Bu koşullar altında Türkiye'nin sahaya sınırlı sayıda personel gönderirken ileri teknolojiye dayalı sistemler sunması ve daha büyük çaplı bir asker sevkiyatını yeni siyasi kararlara bağlaması daha olası görünüyor. Dolayısıyla Türkiye ile Pakistan'ın koruma, askeri eğitim ve lojistik destek alanlarında uzlaşması, Yemen'deki güç dengelerini köklü biçimde değiştirebilecek bir taarruz anlaşmasına kıyasla çok daha sağlam bir zemine oturuyor.

İran ve ABD dengesi, ittifakın hareket alanını belirliyor

Bölgesel açıdan bakıldığında, ittifakın savunma odaklı kalması Tahran'la diyalog kanallarının açık tutulmasına imkân tanıyor. Buna karşılık doğrudan bir taarruz kararı, İran tarafından müttefiklerine karşı çok daha kapsamlı bir savaş ilanı olarak yorumlanabilir.

Washington ise üçlü ittifakı, bölgedeki güvenlik yükünü paylaşmasını sağlayacak bir fırsat olarak görebilir. Ancak bu durum, ittifak üyelerinin İran'a ilişkin değerlendirmelerinin ABD'nin politikasıyla bütünüyle örtüştüğü veya Amerikan istihbarat ve lojistik desteğinin yerini başka imkânlarla doldurabilecekleri anlamına gelmiyor.

Babülmendeb Boğazı da çatışmayı uluslararası deniz ticaretinin güvenliğiyle doğrudan ilişkilendiriyor. Buna rağmen üç ülkenin ortak bir deniz gücü oluşturması şimdilik zayıf bir ihtimal olarak öne çıkıyor. Böyle bir adım, görev tanımlarının ve yetkilerin baştan belirlenmesini gerektirecek.

İttifakın geleceğini sahadaki sonuçlar belirleyecek

İttifakın gelişimi, birbirini izleyen üç temel aşama üzerinden değerlendirilebilir: askeri konuşlanma, yetkilendirme ve doğrudan sıcak çatışma. Askeri varlığın artırılması kararlılık göstergesi olsa da tek başına savaşın büyüyeceği anlamına gelmiyor. Angajman kurallarının değiştirilmesi, ittifakın faaliyet alanında daha köklü bir dönüşüme işaret edecek. Askeri harekâtlara fiilen katılım ise Türkiye ve Pakistan'ın Yemen savaşına doğrudan girdiğinin en somut göstergesi olacak.

Riyad'ın acil güvenlik ihtiyaçlarıyla Türkiye ve Pakistan'ın kısıtlamaları birlikte değerlendirildiğinde, sınırlı savunma, dolaylı destek ve aşamalı kurumsallaşmaya dayanan strateji en gerçekçi yol haritası olarak öne çıkıyor. Saldırıların hafiflemesi veya diplomatik müzakerelerde ilerleme sağlanması halinde bu model istikrar kazanabilir. Ancak vaat edilen savunma kalkanının yetersiz kalması ve koruma kapasitesinde ciddi açıklar ortaya çıkması durumunda operasyonların kapsamını genişletme baskısı kaçınılmaz biçimde gündeme gelecek.

Pakistan'ın savunma kapasitesi ve Türkiye'nin teknolojik sistemleri, Yemen'den gelen füze saldırıları karşısında somut bir fark yaratamazsa bunun bedeli yalnızca sahada ödenmeyecek. Böyle bir başarısızlık, iki ülkenin askeri prestijine de ağır zarar verecek. Pakistan'ın güvenlik ortağı, Türkiye'nin ise savunma teknolojisi tedarikçisi olarak kazandığı güvenin temelden sarsılması söz konusu olacak.

El-Khanadeq’in haberi şu değerlendirmelerle son buldu:

“Böylesi olumsuz bir senaryoda Ankara ve İslamabad son derece zor bir ikilemle karşı karşıya kalacak. İki ülke, taşıdığı ölümcül risklere rağmen askeri itibarlarını korumak için savaşa daha fazla dâhil olmayı seçebilir. Diğer seçenek ise askeri kapasitelerinin yetersiz kaldığı şeklinde yorumlanma riskini göze alarak görev tanımını daraltmak ve daha fazla kayıp yaşanmadan geri adım atmak olacak.”(YDH)



Yeni yorum ekle