Hasan Ruhani’nin Anlatısında ABD Neden Yok Edildi?

Pt, 07/09/2026 - 13:23

11. ve 12. Hükümetlerin Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yeniden siyaset sahnesine girdi ve geçmişte olduğu gibi, içinde hiçbir dış unsurun barınmadığı, anlaşmaya ve sonuca varılamamasına dair tek taraflı bir hikaye anlatıyor!

Welayet News  - Ülkenin siyasi atmosferi bir kez daha reformcu ve ılımlı figürlerin çeşitli hamleleri ve açıklamalarıyla doldu. Neredeyse her hafta Batı ile uzlaşma yanlısı isimlerden biri, aslında farklı bir üslupla ifade edilen ancak birbiriyle tamamen uyumlu ve koordineli olan iddialar ortaya atıyor.

Hatemi’nin Onurlu Barışından Ruhani’nin Onurlu Bitişine

Seyyid Muhammed Hatemi’nin “onurlu barış” söylemi ile Hasan Ruhani’nin “savaşı onurlu bir şekilde sona erdirme” üzerine yaptığı açıklamalar arasında anlamsal ve yaklaşımsal açıdan pek bir fark bulunmuyor. Bu açıklamalar, kamuoyu algısını damla damla ele geçirme yöntemiyle iki hafta boyunca arka arkaya dile getirildi.

Ilımlılar ve reformcuların ortak mutfağının gündemine yapay bir kutuplaşma inşa etmek koyuldu; öyle ki bir kesimi anlaşmaya ve savaşın bitmesine karşıt, yani “savaş yanlısı” olarak nitelendirip, bu akımın ekonominin, yatırımların ve halkın refahının destekçisi olduğu algısını yaratmaya çalışıyorlar.

Dış Saldırıyı Kınamak Yerine İçeride Suçlu Arama

Söz konusu anlatı, sorumluluğu içeriye yükleyerek ABD ve Trump’ın savaş çığırtkanlığının tüm faturasını ya gerçekte var olmayan ya da siyasi karar alma süreçlerinde hiçbir rolü bulunmayan bir kitleye kesiyor. Gerçek olan “direniş ve teslimiyetçilik” kutuplaşmasının yerine geçirilmeye çalışılan sahte bir kutuplaşma bu.

Ancak iç unsur ne kadar belirginleştirilirse, diğer taraftan asıl etken olan ABD o kadar silikleştiriliyor; hatta bu açıklamalarda ABD tamamen yok ediliyor.

Böyle bir anlatının acı mizahı şurada yatıyor: ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü çatışma tamamen siliniyor ve mesele, anlaşma taraftarları ile karşıtları arasında bir iç savaşa dönüştürülüyor! Düşmanı ve onun askeri saldırısını devre dışı bırakarak ABD ve Siyonist rejimin İran’a karşı savaşını yerelleştiren bir anlatıcılık sanatı! Bu konu, her ne olursa olsun ulusal birliği ve dayanışmayı bozma yönünde hareket etmektedir.

ABD’nin Saldırmaması Üzerine İran Halkına Referandum!

Hasan Ruhani bu anlatısında şu soruyu yöneltiyor: “Halka, büyük güçlerle 20 yıl daha savaşma kararında olduğumuzu söyleyelim. Eğer halk kabul ederse devam edelim. Fakat halk kabul etmez ve başka bir yol gösterirse, bunu kabul etmek istemiyor muyuz?”

Bu soru, sanki savaşın sevk ve idaresi İran’ın içindeymiş ve savaşı durdurmak yine bu yerli komut ve frenle mümkünmüş gibi sorulmaktadır!

Peki soru şu: ABD, İran halkının görüşüne ve referandumuna saygı duyup ülkemize bir daha saldırmayacak mı?!

Halka sorulması gereken doğru ve gerçek soru ise şudur: Dış saldırı karşısında, direniş ile teslimiyet arasında hangi yolu seçiyorsunuz? Şüphesiz İran halkı böyle bir soruya onurlu bir cevap verecektir; çünkü Ruhani’nin talep ettiği şey, günün sonunda düşmana teslim olmaktan başka bir şey değildir ve onur ile yüceliğin asla teslimiyet yolundan elde edilemeyeceği açıktır.

Meseleyi ve ABD’nin Düşmanlığını Yok Sayarak Bir Çözüme Ulaşılabilir mi?

Ruhani, hedeflediği yapay kutuplaşmayı belirginleştirmek adına iddialarının devamında şöyle diyor: (Birileri diyor ki) “Biz antlaşmadan nefret ediyoruz. Biz uzlaşmadan nefret ediyoruz. Bir grupla anlaşmaya varmak hoşumuza gitmiyor. Biz ne dediysek karşı taraf tamamen teslim olmalıdır. Eğer karşı taraf kabul ederse ne ala; fakat karşı taraf zorba ve kabadayıysa ne olacak? Biz devam etmek zorunda mıyız? (Başkalarının diliyle) Nereye kadar ve ne zamana kadar devam etmeliyiz? Öncelikli olarak ulusal hedeflerimizin çerçevesinin kendimiz için netleşmesi ve ardından bunu halka sunmamız çok iyidir. Halka, ‘Bizim kararımız küresel büyük güçlerle 20 yıl savaşmaktır’ diyelim. Eğer halk ‘Tamam’ derse gidip devam edelim. Fakat halk kabul etmez ve bize başka bir yol gösterirse, kabul etmek istemiyor muyuz?”

Bu anlatı biçimi dahi Ruhani’nin direnişin bedelini yüksek ve uzun vadeli göstermeye çalıştığını ortaya koyuyor. Ancak karşı taraf için savaşın maliyetinin ne kadar olduğunu belirtmiyor. Uzmanlar direnişin bedelini teslimiyetten çok daha düşük olarak nitelendirirken; savaşı, müzakereyi, yaptırımları ve kuşatmayı Batı’nın tahakküm araçları olarak görüyor, yoksa bir anlaşma, taviz verme veya taviz alma yolu olarak değil.

En azından ülkeyi 8 yıl boyunca oyyalayan ve 2010’lu yılları (Hicri 1390’lar) kayıp bir on yıla dönüştüren Hasan Ruhani dönemindeki Nükleer Anlaşma (JCPOA), işte bu uzlaşmacı düşüncenin bir sonucuydu.

Ruhani, ister istemez ABD’nin kabadayılığına ve anlaşmaz tutumuna değiniyor; ancak yine de oklarını ülke içine yönelterek içinde onur barındırmayan bir reçete sunuyor. Ayrıca ekonomik ve askeri baskının ülke üzerindeki etkisini göstererek ABD’nin İran’ı zayıflatma savaşını sürdürmesine hizmet ediyor ve karşı tarafa “daha fazla baskının İran’ı geri adım atmaya zorlayabileceği” mesajını veriyor.

Karşı taraf, yaptırımların ve askeri baskının toplumu ile yönetimi geri adıma sürüklediğinden emin olduğunda, baskıyı azaltmak için ne gibi bir motivasyonu olabilir ki? Tüm bunlar ışığında Ruhani’nin tek taraflı ve yerli reçetesi, İran’ı zayıflatmaktan ve ABD’yi hedeflerine ulaştırmaktan başka bir getiri sağlamayacaktır. Meseleyi, düşmanlığı ve ABD’nin husumetini ortadan kaldırarak bir çözüme ulaşmak mümkün değildir.



Yeni yorum ekle