Düşmanı Haklarımızı Kabul Etmeye Nasıl Zorlarız?
Son iki haftada düşman kanadından, görünüşte her biri farklı bir anlam taşıyan iki paralel adıma şahit olduk: Önce ekonomik yaptırım, ardından siyasi heyet gönderilmesi.
Welayet News - Ancak gerçek şu ki, bu iki adımın da özüne indiğimizde, bunların askeri güç gösterisinde yaşanan başarısızlığın ardından sahneye sürülen tanıdık bir güç modeli olduğunu görüyoruz. Amerikalılar, İslamabad görüşmeleri sırasında siyasi sürecin sonuca ulaşması adına iki aylık müzakere dönemi boyunca İran’ın petrol ihracatına yönelik yaptırım yasalarını bir kenara bırakacaklarını ve böylece “iyi niyet” göstereceklerini iddia etmişlerdi. Ancak İran’ın, müzakerelerin ilk bildirisine dayanarak hakları konusunda ısrarcı olduğunu anladıkları anda, İran petrolüne yönelik yaptırım muafiyetini kaldırdılar ve buna İran’a yönelik deniz ablukasını da eklediler. Bundan kısa bir süre sonra da terörist Hazine Bakanlığı, İran ile ekonomik iş birliği kanalı açmak isteyen her türlü yabancı tarafa karşı yeni yaptırımlar getirdi. Bu durum, en bağımsızından en bağımlısına kadar yabancı tarafların tepkisiyle karşılaştı. O günden sonra Amerikan makamlarının, yeni yaptırımları ve uymayan ülkelere yönelik tutumlarını açıklayan bir beyanda bulunmadığı tek bir gün dahi geçmedi. Bu tablo, ABD’nin İran’a karşı giriştiği her yeni adımın gerçek vaziyetini açıkça göstermektedir.
Mütecaviz ve aynı zamanda çaresiz ABD hükümeti, iki hafta önce Obama döneminden kalan ve İran ile petrol ticareti penceresi açmak isteyen her yabancı şirket ve devleti hedef alan sözde yeni yaptırımları gündeme getirdi. Ancak bundan bir hafta sonra Pakistan tarafına, İran ziyareti sırasında İslam Cumhuriyeti yetkililerinin nihai değerlendirmelerini Beyaz Saray’a iletmesi talebinde bulundu; üstelik ABD’nin kendisi müzakerelerdeki düğümün çözülmesine yönelik yeni bir teklif sunmamışken… Bazı raporlara göre Asım Münir, yetkililerle görüşmesinin ardından İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri’nin değerlendirmesini iletti. Bu değerlendirme, İslam Cumhuriyeti’nin, ABD’nin sayısız ihlali nedeniyle durma noktasına gelen müzakerelerin yeniden başlatılmasını, kendi şartları gerçekleşmeden kabul etmeyeceğini gösteriyor. İran, Amerikalıların ahde vefasızlığına rağmen; Lübnan ve Filistin (Gazze ve Batı Şeria) dahil tüm cephelerde savaşın sona ermesi, İran’ın dondurulan paralarının serbest bırakılması, ABD’nin İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetine müdahale etmemesi, İran’a ve Direniş Cephesi’ne yönelik şifahi de olsa her türlü tehdidin bir kenara bırakılması ile tazminat ve diyet ödenmesini içeren 1, 4 ve 5. maddelerdeki şartlarda ısrar etmiştir. Bu tutum kesinlikle bir açgözlülük veya müzakere sürecine çomak sokmak değildir; aksine İran’ın meşru haklarının yalnızca bir kısmıdır.
Madalyonun diğer yüzünde ise, kötü niyetli ABD Başkanı’nın ekibinin basına sızan özel tartışmalarından anlaşılan şudur: Onlar, İran’ın bazı sorunlar nedeniyle ve bunlardan çıkış yolu bulmak adına hem Hürmüz Boğazı’nın kontrolü hem de nükleer meseledeki mevcut tutumunu yumuşatmaya hazır olduğunu zannettiler. Böylece Trump, savaşın sona ermesi konusunu ikiyüzlü bir şekilde —yani geçici olarak— iki kazanımla takas edebilecek, bir yandan ABD’deki krizli enerji durumunu düzeltecek, diğer yandan Kasımdaki Kongre seçimlerini kazanacak ve ardından İran’da savaşın bitmesi taahhüdünü çiğneyip oyunu daha rahat bir konumda yeniden başlatabilecekti.
Duyulduğuna göre, Münir’in Trump’ın talebini iletmek üzere Tahran’a yaptığı ziyaret bir sonuç vermemiş ve mütecaviz ABD makamları için son derece hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu da ekonomik tehdit ile siyasi hamlenin birleştirilmesinde yaşanan bir başka büyük başarısızlıktır. Bu olay, şer odaklı ABD yönetiminin müzakereye ihtiyacı yokmuş gibi takındığı tavra rağmen; seçenekler hususunda ne kadar sıkıştığını ve İran’ın müzakere masasına dönmesine ne kadar şiddetle ihtiyaç duyduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum bizim için de bir ders içermektedir: Yolumuz, meşru haklarımızda ısrar etmektir; diyalog ve müzakereye heves göstermek değil.
ABD, meşru haklarımızı gönüllü ve barışçıl bir yolla kabul etmeyecektir; nitekim İslam Cumhuriyeti’nin tüm mübarek varlığı boyunca da bunu kabul etmemiştir. ABD’nin bu yıllardaki yöntemi baskı ve müzakere olmuştur. Müzakere etmek ise İran’a verdikleri en büyük taviz olmuştur; zira başkalarıyla karşı karşıya geldiklerinde bu müzakereyi bile yapmamış, önce kükreme ardından dikte etme yöntemini kullanmışlardır. Nitekim burada da İran ile müzakerenin gerçek karşılığı dikte ettirmekten başka bir şey değildir; aynen KOEP (Nükleer Anlaşma) sürecinde olduğu gibi.
İslam Cumhuriyeti ve Direniş Cephesi’nin tecrübesi şudur ki: ABD ve işgalci rejim salt siyasi yöntemlerle başkalarının haklarını tanımaya yanaşmasa da, uygulanmaları halinde onları bu hakları kabule zorlayacak yöntemler mevcuttur.
Bu dönemde Trump ve Netanyahu gibi mütecavizlerin psikolojisinde gördüğümüz şey; karşı tarafın şiddetli direnişiyle karşılaştıklarında geri adım attıkları ve daha önce kırmızı çizgileri olan hususlara boyun eğdikleridir. Nitekim bu Ramazan Savaşında Amerikalılar, bölgedeki on mütecaviz ülkenin katılımıyla, rejimi yok etmeyi ve İran’ı çökertmeyi savaşın kesin hedefi —yani savaşın bitmesinin kırmızı çizgisi— olarak belirlemiş ve bunu açıkça ifade etmişlerdi. Ancak İran milletinin şiddetli direnişiyle karşılaşınca bu tutumlarından geri adım attılar; İran ve Direniş Cephesi’nin ağır baskısından kurtulmak için İran’ın şartlarını kabul edip ateşkes bayrağını çektiler. Bir diğer tecrübemiz de Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Kuvvetleri’nin ABD ordusunun Ürdün’deki üç kritik üssüne düzenlediği ağır saldırıların ardından ABD’nin askeri olarak sessizliğe bürünmesidir. Lübnan, Filistin, Irak, Yemen ve Afganistan’daki direniş tecrübelerinin de eklenebileceği bu gerçekler ışığında, bu düşmanlar karşısındaki çözüm yolumuz net ve şüphesizdir.
Burada bildik bir tecrübe vardır ki o da müzakeredir. Bu, en ağır bedeller ödenerek elde edilmiş bir tecrübedir; kendi tecrübemize gözlerimizi kapayamayız ve bunu “henüz tecrübe edilmemiş bir olgu” sayamayız. Evet, biz mantık çerçevesinde müzakereyi reddetmiyoruz ve bunun bir şeklini faydalı da buluyoruz: Karşı tarafın haklarımıza boyun eğme iradesine sahip olduğu şekli. Düşmanın iradesini test etmenin aracı, İran’a karşı savaşın kalıcı olarak sona erdiğinin ilanı gibi müzakere gerektirmeyen haklarımızı kabul etmesidir. Ancak düşmanın haklarımızı kabul edeceğine dair güvenilir bir işaret görmüyorsak, hangi motivasyonla müzakereye hazır hale geleceğiz? Tam da bu noktada ülke yetkililerine sitem etmek yerinde olacaktır: Yanlış yorumlamalara yol açabilecek yabancı bir siyasi yetkilinin İran’da ağırlanması, makul bir gerekçe oluştuğu takdirde gerçekleşmelidir. Bu kural, Pakistan Genelkurmay Başkanı ve İçişleri Bakanı’nın son ziyaretinde gözetilmemiştir. Haberlere göre Pakistan heyeti hiçbir mesaj taşımıyordu ve müzakere edilecek hiçbir husus da yoktu. Buna rağmen Cumhurbaşkanı ile Dışişleri Bakanı, Meclis Başkanı ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri’nin huzurunda bir görüşme yapılmıştır. Cumhurbaşkanı ile yapılan bu görüşmenin hiçbir gereği yoktu ve İran’ın, ABD tarafının ahde vefasızlığı nedeniyle duran müzakerelere hevesli olduğu yönünde şüphelere yol açacak nitelikteydi.
Düşmana karşı tecrübe edilmiş direniş yolu önümüzde durmaktadır. Trump’ın bu altı ay boyunca söylediği sözleri gözden geçirecek olursak, defalarca “İranlılar çetin insanlardır” gibi ifadelere rastlarız. Bu ifadelerin tümü, kendisinin daha önce İran’ı bir şeyle tehdit ettiği, İran’ın bu tehdide aldırış etmediği, sonuç olarak ABD’nin geri adım atmak zorunda kaldığı ve ABD Başkanı’nın bu durumu meşrulaştırmak için bu cümleyi kullandığı anlarda sarf edilmiştir. Bu, kendisini çok güçlü gibi gösteren ancak gerçek dünyada büyük İran milleti karşısındaki acziyetini itiraf eden bir düşmanın psikolojisidir. Böyle özelliklere sahip bir düşman karşısında basiretli çözüm yolumuz nedir? Bu yol; onun her tehdidine daha üst seviyede bir tehdit ile karşılık vermekten ve birtakım adımlar hazırlayarak tehdidimizi muteber, yani somut kılmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir yaklaşımla, hiç kuşkusuz düşmanı hem İran’ı tehdit etmeyi tekrarlamaktan vazgeçeceği hem de meşrulaştırılmış haklarımızı kabul edeceği bir noktaya getireceğiz.
Bu süreçte en yıkıcı siyasi eylem, düşmanın tehdidi karşısında alçakgönüllülük sergileyip diplomasiden ve müzakereden bahsetmek, böylece onun yeni tehditlerine kapı aralamaktır. Kaldı ki, hayalperestçe onun karşısında direnmek yerine onunla barışmayı tercih etmekten bahsetmek ve bunu İslam tarihinin bazı olaylarıyla bağdaştırarak acemice meşrulaştırmaya çalışmak çok daha vahimdir.
Saadullah Zarei/kayhan.ir

Yeni yorum ekle