İsrail'in Washington'da Lübnan hükümetine dayattığı şartlar neler?
"ABD, İsrail’e kapsamlı bir ateşkes ilan etmesi ve net bir geri çekilme takvimi belirlemesi için baskı yapma gücüne sahip midir ya da bunu gerçekten istemekte midir?"
Welayet News - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, bugünkü köşe yazısında İsrail’in Lübnan hükümetine dikte etmeye çalıştığı ve Hizbullah’ın tasfiyesini hedefleyen ağır ateşkes şartlarını ele alırken, sahadaki askeri tıkanıklıklar ve İran’ın diplomatik/askeri ağırlığını koymasıyla dengelerin değiştiğini anlatıyor. Washington’ın bölgesel bir savaşı önlemek adına sürece müdahil olmasıyla müzakerelerin seyri değişti, ancak tarafların nihai barış ve geri çekilme koşullarındaki taban tabana zıt beklentileri uyuşmazlığı derinleştirdi. Son tahlilde süreç, ABD’nin İsrail üzerindeki nüfuzunun sınırları ve Trump yönetiminin İran ile topyekün bir uzlaşıya varıp varmayacağı sorusuna kilitlendi.
Lübnan hükümet heyetiyle yapılacak herhangi bir anlaşma için İsrail’in öne sürdüğü şartları henüz bilmeyenler varsa, ortada olağanüstü bir sırrın bulunmadığını görmelidir.
Zira her müzakere oturumunun öncesinde, esnasında ve sonrasında teati edilen belgeler, İsrail’in kendisini savaşın galibi olarak gördüğünü, ABD’nin de bu görüşü paylaştığını açıkça ortaya koyuyor.
Buradaki asıl sorun, Lübnan hükümet heyetinin de kendi payına bu kabule ikna olmuş görünmesidir. Dolayısıyla İsrail, kendi talep ve şartlarını dikkate sunmak hususunda kendisini oldukça rahat bir konumda buluyor.
İsrail’in farklı oturumlarda masaya getirdiği ve ısrarla yinelediği hususlar şu şekilde özetlenebilir:
Birincisi: Lübnan hükümeti, Hizbullah’ı yasa dışı bir güç olarak kabul eden kararını tescil etmeli; örgütün askeri kanadını güçlendirmeye matuf olanlar da dahil olmak üzere tüm askeri ve güvenlik faaliyetlerinin yasaklanıp sona erdirilmesini taahhüt etmelidir.
İkincisi: Lübnan hükümeti, bu kararla birlikte Hizbullah’ın kendisi ve İsrail için ortak bir düşman haline geldiğini ikrar etmelidir. Bu, ABD’nin de benimsediği bir pozisyondur. Dolayısıyla tüm eylem ve işbirliği planları, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve tasfiye edilmesi gerektiği varsayımına dayanmalıdır.
Üçüncüsü: İsrail, Lübnan hükümetine ordusunun Hizbullah ile yüzleşecek güçte olmadığını, dolayısıyla kendisinin yürüttüğü askeri faaliyetlerin Lübnan devletine bir yardım olarak görülmesi gerektiğini ifade ediyor; ihtiyaç halinde daha fazla işbirliğine hazır olduğunu belirtiyor. Buradan hareketle, silahsızlandırma hedefini gerçekleştirecek mekanizmaları belirlemek üzere Lübnan, İsrail ve ABD’den müteşekkil üçlü bir komite kurulmasını teklif ediyor.
Dördüncüsü: İsrail, bu şartların uygulanması için ucu açık bir deneme süresi talep ediyor ve bu süreçte, olası bir ateşkes durumunda ordusunun hareket serbestisini kısıtlayacak hiçbir talebin gündeme getirilmemesini şart koşuyor. Bunu da söz konusu serbestinin Lübnan’ın Hizbullah hakkında istihbarat edinmesine yardımcı olacağı ve herhangi bir çatışma anında operasyonel destek sağlayacağı gerekçesiyle savunuyor.
Beşincisi: İsrail, Lübnan’a ilk adım olarak belirli bir bölgede askeri operasyonları tamamen durdurma imkanı vermeye karşı çıkmıyor; ancak daha sonra bu bölgenin Hizbullah’ın her türlü askeri veya güvenlik varlığından "temizlenmesi" amacıyla Lübnan, İsrail ve ABD arasında yakın bir işbirliği kurulmasını şart koşuyor.
Buna bağlı olarak, geri çekilmenin hemen gerçekleşmemesi, öncelikle bu bölgeye komşu alanların "arındırılması" ve ardından Lübnan ordusunun İsrail güçlerinin yerini almak üzere bölgeye girmesi öngörülüyor.
Dolayısıyla İsrail, mevcut statüde herhangi bir değişikliğe, bilhassa da Lübnan’ın güvenlik şartlarına bağlılığı garanti altına alınmadan bölge halkının geri dönüşüne karşı çıkıyor.
Bunun ötesinde, bir güvenlik düzenlemesi mutabakatı veya bir barış anlaşması imzalamak isteyenler olabilir; ancak yaygın kanaatin aksine, bu durum İsrail’in öncelikleri arasında yer almıyor.
İsrail’in tek çabası, şartlarını doğrudan ya da Lübnan ile işbirliği içinde hayata geçirmektir; bu yaklaşım şu ana kadar ABD tarafından da destekleniyor.
Ne değişti?
Müzakerelerin son turu ile geçtiğimiz iki gün içindeki oturumlar arasında pek çok gelişme yaşandı. Bunların en dikkat çekicisi, işgal alanını genişleten düşmanın, mevzilerini koruma hususunda büyük bir krizle karşı karşıya kaldığını, ne insansız hava araçları ne de kuzeydeki yerleşim birimlerine yönelik füze saldırıları sorununa bir çözüm bulamadığını itiraf etmesidir.
Bu durum, İsrail’i Beyrut ve güney banliyölerine yıkıcı darbeler indirmek için Washington’dan onay istemeye sevk etti. Hızlı gelişmeler yaşanmasaydı bu durum neredeyse gerçekleşmek üzereydi.
Ancak direniş, tehditler karşısında geri adım atmadı; aksine yerleşim yerlerini vurmaya devam etti ve bu saldırıların menzilini kademeli olarak iç kesimlere doğru genişletti.
Ardından İran’ın pozisyonu geldi. Tahran sadece İsrail ile müzakereleri durdurma tehdidiyle yetinmedi, Lübnan’a destek amacıyla savaşa geri dönme sinyali vererek çıtayı yükseltti.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bu duruşu doğrudan ABD Temsilcisi Steve Witkoff’a telefon görüşmesinde iletti; ayrıca Tahran bu tavrını Pakistan ve Katar gibi arabulucular ile Türkiye ve Suudi Arabistan’ın da aralarında bulunduğu bölge ülkelerine bildirdi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın, Hizbullah ile İsrail arasında bir ateşkes anlaşması olarak nitelendirdiği açıklamadan önce yapılan temasların niteliğine dair çok şey yazılıp çizildi.
Washington’ın işlerin sadece Lübnan’da değil, bir bütün olarak bölgede yeni bir tırmanış düzeyine evrilmesini beklemediği anlaşıldı.
Bu nedenle süreç hızla revize edildi; Trump, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile yaptığı görüşmenin içeriğini sızdırmanın yanı sıra İran ile müzakerelerin doğru yönde ilerlediğini belirten ve İran Dini Lideri Mücteba Hamani ile görüşme arzusuna işaret eden bir dizi açıklamada bulundu.
Nasıl bir ateşkes?
Pazartesi akşamı ile dün akşam arasında Amerikalılar, Beyrut ve güney banliyölerinin korunması karşılığında kuzeydeki yerleşim yerlerinin korunması denklemine dayanan ateşkes önerisine Hizbullah’ın resmi ve nihai yanıtını bekliyordu.
Üst düzey Lübnanlı yetkililerin Hizbullah’tan doğrudan ya da dolaylı kanallarla duyduklarından bağımsız olarak, fiili duruş oldukça netti: Direniş kendisini gerilimi tırmandırma tarafı olarak görmüyor, ancak aynı zamanda yeni denklemlerin dayatılmasını da reddediyor.
Bu manada direniş, güney banliyölerinin hedef alınmamasını ABD veya İsrail’in bir lütfu değil, doğrudan İran’ın uyguladığı baskıların bir sonucu olarak değerlendiriyor.
Dolayısıyla hiç kimsenin direnişten bir taviz beklemesi öngörülmüyor. Sonrasında iletilen mesaj ise direnişin istediği ateşkesin, İsrail’in geri çekilmesi için hızlı bir takvimi içeren bir süreç dâhilinde, tüm Lübnan topraklarında kapsamlı olması gerektiği yönündeydi.
Bazıları Hizbullah’ın taleplerinde çıtayı fazla yüksek tuttuğunu düşünebilir; ancak yürütülen temaslara yakın çevrelerin aktardığına göre İran konuyu net bir şekilde ortaya koydu.
Tahran, ABD ile yapılması muhtemel herhangi bir anlaşmanın, Basra Körfezi ve Lübnan’da savaş halinin sona erdiğinin ilan edilmesini içermesi gerektiğini vurguladı.
Bunun pratik karşılığı ise ABD’nin İran çevresindeki askeri yığınağını çekmesi ve bölgedeki teyakkuz haline son vermesidir.
Aynı mantıkla İran, Lübnan’daki savaş halinin sona ermesinin, İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından hızla çekilmesini, Lübnanlı esir ve tutukluların serbest bırakılmasını ve ateşkesin 2 Mart 2026 öncesindeki duruma dönüş ihtimali olmaksızın tam ve kapsamlı şekilde uygulanmasını gerektirdiğini savunuyor.
Açıktır ki ABD, İran’ın bu talebini karşılayacak bir eğilimde değil. Bunun yerine, Lübnan hükümeti ile İsrail arasında, geri çekilme sürecini ve güvenlik düzenlemelerini ikili bir anlaşmaya bağlayacak bir uzlaşıya varmaya çalışıyor.
Bu mecra, İran’ın durduramayacağı, engelleyemeyeceği veya karşı çıkamayacağı müzakereleri varsayıyor; Hizbullah’ın bu süreçteki rolü ise ateşkes sağlanması durumunda devre dışı bırakılabilir.
Fakat asıl soru şudur: ABD, İsrail’e kapsamlı bir ateşkes ilan etmesi ve net bir geri çekilme takvimi belirlemesi için baskı yapma gücüne sahip midir ya da bunu gerçekten istemekte midir?
Ciddi bir öngörüde bulunmadan önce bu sorunun yanıtı için zamana ve daha fazla veriye ihtiyaç var. Zira konu sadece İsrail’in neyi kabul edebileceğiyle ilgili değil; aynı zamanda Trump’ın İran ile savaşı bitirmeyi gerçekten isteyip istemediği ya da buna mecbur olup olmadığı gerçeğiyle de ilintilidir.
Eğer Trump bu yönde bir adım atarsa, kendisini sadece Körfez’de değil, Lübnan sahasında da tavizler vermek zorunda bulabilir.
İran’ın Gazze Şeridi’ni de telaffuz etmeye başlamasının, tüm bölgeyi yeniden hareketlendirecek ve topyekün bir çözümü zorunlu kılacak bir çalışma programının öncüsü olabileceğini belirtmek gerekir; bu ise İsrail’in hiçbir şekilde arzulamadığı bir senaryodur.
Çeviri: YDH

Yeni yorum ekle