Batı’nın Emperyalizmi Kurtarma Çabası

Per, 30/04/2026 - 10:10

Son yıllarda Batı merkezli hâkim düzenin kademeli gerilemesine dair işaretler her zamankinden daha belirgin hâle gelmiştir.

Welayet News  - Sputnik haber ajansının bir analizinde şöyle deniliyor: “ABD ve Avrupa Birliği’nin hegemonyası sona ererken ve çok kutuplu bir dünya düzeni şekillenirken, dünya Batı’nın giderek artan saldırganlığına ve çoğu zaman mantık dışı görünen eylemlerine tanık oluyor. Bu durum öngörülemeyen sonuçlara yol açabilir. Batı emperyalizmi, kırılgan hâle gelen konumunu yeniden tesis edebilmek için kapitalizm öncesi dönemin yöntemlerine başvuruyor: yaptırımlar dayatmak, özel mülkiyeti ihlal etmek, yabancı varlık ve petrolü müsadere etmek, konut dokunulmazlığını ihlal etmek, devlet başkanlarını kaçırmak ve hatta hükümet liderlerine suikast girişiminde bulunmak.”

Son yıllarda Batı merkezli hâkim düzenin kademeli gerilemesine dair işaretler her zamankinden daha belirgin hâle gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ABD’nin merkezinde olduğu ve Avrupa’nın eşlik ettiği bu düzen, kendisini uzun süre “dünyanın doğal düzeni” olarak sunmuştu. Ancak bugün uluslararası sahnede yaşananlar yüzeysel bir değişim değil; tek kutuplu dünyadan çok kutuplu bir düzene doğru yapısal bir dönüşümdür. Bu yeni süreçte yeni aktörler ortaya çıkmakta, yeni anlatılar şekillenmekte ve farklı güç dengeleri oluşmaktadır. Böyle bir ortamda Batı’nın, özellikle de ABD’nin davranışları, kendinden emin bir hegemonun tutumundan çok, konumunun tehdit altında olduğunu hisseden bir aktörün aceleci ve kimi zaman çelişkili tepkilerini andırmaktadır.

Gerçekte hegemonya çoğu zaman askeri alanda çökmeden önce meşruiyet alanında aşınmaya uğrar. Batı onlarca yıl boyunca hukuki, ekonomik ve medya araçlarına dayanarak bir tür “yumuşak güç” oluşturabilmişti. Bu sayede doğrudan güç kullanmadan bile kendi istediği düzeni dayatabiliyordu. Ancak bugün aynı araçlar eski etkinliğini büyük ölçüde kaybetmiş durumda. Bir zamanlar “akıllı baskı aracı” olarak sunulan ekonomik yaptırımlar artık tekrarlanan ve etkisi azalan bir araç hâline gelmiş; siyasi hedefleri gerçekleştirmek bir yana, küresel düzeyde Batı’nın finansal ve ekonomik sistemine duyulan güvensizliği artırmıştır.

Bu bağlamda gerilemenin en önemli göstergelerinden biri, Batı’nın davranış biçiminin “düzeni yönetme” konumundan “düzensizliğe tepki verme” konumuna kaymış olmasıdır. Geçmişte ABD ve müttefikleri eylemlerini uluslararası kurallar ve kurumlar çerçevesinde gerekçelendirmeye çalışırdı. Bu kuralları fiilen ihlal etseler bile en azından hukuki bir görünüm kazandırmaya özen gösterirlerdi. Ancak bugün bu görünüm de giderek ortadan kalkıyor. Tek taraflı adımlar, açık tehditler ve uluslararası kurumlara karşı kayıtsızlık öylesine artmıştır ki artık bunları sadece taktik olarak görmek mümkün değildir; aksine bu durum Batı güç yapısının içindeki daha derin bir krizin işareti olarak değerlendirilmelidir.

Çok kutuplu bir düzene geçiş, küresel ölçekte gücün yeniden dağıtılması anlamına gelir. Bu güç artık tek bir blokun tekelinde değildir. Çin gibi güçlerin yükselişi, Rusya’nın yeniden etkin bir rol üstlenmesi ve bölgesel aktörlerin artan etkisi Batı’nın manevra alanını önemli ölçüde daraltmıştır. Bu değişen güç dengesi Batı’yı, konumunu koruyabilmek için daha önce kendi ilan ettiği ilkelerle çelişen araçlara başvurmaya zorlamaktadır. Başka bir ifadeyle Batı emperyalizmi bugün, bir zamanlar küresel düzenin temeli olarak sunduğu kuralları ihlal etmek zorunda kaldığı bir aşamaya gelmiştir.

Bu çerçevede İran ile yaşanan gerilim, söz konusu mücadelenin temel odak noktalarından biri hâline gelmiştir. İran, dış baskılara karşı direnebilen ve caydırıcılık kapasitesini geliştirebilen bağımsız bir aktör olarak, Batı stratejilerinin yetersizliğinin sembollerinden biri hâline gelmiştir. İran’ın davranışını değiştirmeyi amaçlayan “maksimum baskı” politikası yalnızca başarısız olmakla kalmamış, aynı zamanda İran’ın iç bütünlüğünü güçlendirmiş ve savunma kapasitesinin artmasına katkıda bulunmuştur.

Bu başarısızlık Batı’nın gelecekteki stratejileri açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. İlk olarak, geleneksel baskı araçlarının artık yeterli etkiyi yaratmadığını ve bağımsız aktörleri teslim olmaya zorlamanın bu yöntemlerle mümkün olmadığını göstermiştir. İkinci olarak ise Batı’yı daha riskli ve zaman zaman öngörülemez davranışlara yöneltmiştir. Bu davranışlar çoğu zaman uzun vadeli bir stratejiden ziyade geçmişteki başarısızlıkları telafi etme çabasının ürünüdür.

Bu dönemin belirgin özelliklerinden biri de Batı’nın uluslararası davranışlarında artan “kuralsızlık”tır. Geçmişte uluslararası kurallar en azından seçici biçimde referans alınırken, bugün aynı kurallar kolayca bir kenara bırakılabilmektedir. Bu durum yalnızca mevcut düzeni zayıflatmakla kalmamış, aynı zamanda uluslararası ilişkilerde kontrolsüz bir kaos ortamının oluşmasına katkıda bulunmuştur. Böyle bir ortamda öngörülebilirlik azalmakta ve ani krizlerin ortaya çıkma ihtimali artmaktadır.

Öte yandan Batı hegemonyasının gerilemesi sadece siyasi veya askeri bir mesele değildir; ekonomik ve kültürel boyutları da vardır. On yıllar boyunca dolar ve Batılı kurumların egemenliğinde olan küresel finans sistemi bugün ciddi meydan okumalarla karşı karşıyadır. Ülkelerin alternatif finansal mekanizmalar kurma çabaları, dolara bağımlılığı azaltma girişimleri ve bölgesel iş birliklerinin gelişmesi bu dönüşümün önemli işaretleridir. Kültürel alanda da Batı merkezli anlatılar eski çekiciliğini ve etkisini kaybetmekte; yerini daha çeşitli ve yerel anlatılara bırakmaktadır.

Bu koşullar altında asıl soru şudur: Küresel düzenin geleceği hangi yönde ilerleyecek? Batı kendisini yeniden tanımlayarak önemli aktörlerden biri olarak kalmayı başarabilecek mi, yoksa etkisinin azalması sürecek mi? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde Batı’nın yeni gerçekliklerle nasıl yüzleşeceğine bağlıdır. Eğer Batı geçmişteki yaklaşımlarda ısrar eder ve etkisini yitirmiş araçlara dayanmayı sürdürürse, gerileme sürecinin hızlanması muhtemeldir. Ancak yeni koşullara uyum sağlayabilir ve çok kutuplu bir düzenin kurallarını kabul edebilirse, belki de baskın güç olmasa bile etkili bir aktör olarak konumunu koruyabilir.

Bununla birlikte mevcut göstergeler Batı’nın henüz bu gerçeği tam anlamıyla kabul etmediğini göstermektedir. Süregelen çatışmacı politikalar, artan gerilimler ve yükselen aktörleri sınırlama girişimleri, hegemonyanın sona ermesini kabullenmenin bu blok için zor ve maliyetli bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum tarihsel olarak diğer güç düzenlerinin son dönemlerine de benzemektedir: egemen güçler değişimi kabul etmek yerine baskıyı artırarak gerilemeyi durdurmaya çalışır; fakat çoğu zaman bu çaba ters sonuçlar doğurur.

Sonuç olarak bugün yaşananlar yalnızca bir jeopolitik rekabet değildir; bir paradigma değişimidir. Bir zamanlar kendisini düzenin ve hukukun temsilcisi olarak sunan Batı emperyalizmi artık varlığını sürdürebilmek için aynı kuralların dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Bu çelişki muhtemelen tarihsel bir dönemin sona erdiğinin en açık göstergelerinden biridir; yani tek bir gücün uluslararası oyunun kurallarını belirleyebildiği dönemin sonu.

Yeni dünya, gücün daha geniş biçimde dağıldığı, seslerin çoğaldığı ve en güçlü aktörlerin bile uluslararası sistemi tek başına belirleyemeyeceği bir dünyadır. Böyle bir dünyada geçmişe dönme çabası yalnızca sonuçsuz kalmakla kalmaz, aynı zamanda istikrarsızlığı daha da artırabilir. Batı’nın bu yeni düzende etkili bir rol oynamaya devam edebilmesi için hegemondan sorumlu bir aktöre dönüşmesi ve çok kutuplu bir sistemin gerçekliğini kabul etmesi gerekecektir. O zamana kadar ise muhtemelen devam edecek olan şey, artık eski kesinliğini ve tutarlılığını kaybetmiş bir düzeni korumaya yönelik pahalı ve zaman zaman tehlikeli çabalardır/mehr



Yeni yorum ekle