Velâyati’den Hizbullah Genel Sekreteri’ne: İran Her Türlü Dış Tehdide Karşı Hazırdır
İslami Uyanış Dünya Meclisi Genel Sekreteri Ali Ekber Velâyeti, Lübnan Hizbullahı Genel Sekreteri’ne gönderdiği bir mektupla, Seyyid Hasan Nasrallah’ın babasının vefatı dolayısıyla taziyelerini iletti.
Welayet News - İslami Uyanış Dünya Meclisi Genel Sekreteri Ali Ekber Velayati’nin, Şeyh Naim Kasım’a hitaben kaleme aldığı mektubun metni aşağıdaki şekildedir:
Bismillahirrahmanirrahim
Muhterem Hucetü’l-İslam ve’l-Müslimin
Sayın Şeyh Naim Kasım
Lübnan Hizbullahı Genel Sekreteri
Selamün aleyküm,
Saygılarımla arz ederim ki sabırlı mücahit, merhum Seyyid Abdülkerim Nasrallah’ın ( siyonist rejime karşı direnişin temel direklerinden biri ve İslam dünyası, özellikle de direniş cephesi için bir iftihar vesilesi olan büyük direniş şehidi Seyyid Hasan Nasrallah’ın muhterem babasının) vefatı derin bir üzüntü ve teessüre neden olmuştur. Bu acı kaybı öncelikle Yüce Liderlik Makamı’na ardından tüm büyük zatlara, âlimlere, İslam yolunun mücahitlerine ve merhumun muhterem ailesine taziye ederim. Ayrıca, söz konusu büyük şehidin sadık yol arkadaşlarından biri, Lübnan, İran ve direniş cephesindeki tüm ülkelerin halkları nezdinde saygı gören şahsiyetlerden biri olarak zatıâlinizin ve diğer İslami direniş cephesi mücahitlerinin baki kalmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.
Bu vesileyle, Hizbullah’ın önde gelen şahsiyetleriyle, şehit Seyyid Abbas Musevi, şehit Seyyid Hasan Nasrallah, zatıâliniz ve Lübnan Hizbullahı’nın diğer öncü isimleri dâhil olan yakın işbirliğim ve samimi münasebetlerim dikkate alındığında, ayrıca bu ilahi hareketin nasıl şekillendiğine ve bu onurlu topluluğun ihlaslı çabalarına dair sahip olduğum bilgiye ve Cebel-i Âmil Şiileri ile İran arasındaki tarihî dayanışma ve iş birliği geçmişine, özellikle Ehl-i Beyt’in (aleyhimüsselam) yolunun büyük âlimleri ve meşale taşıyıcıları arasındaki bağlara, binaen, iki taraf arasındaki bu köklü ilişkiler tarihinden haberdar olmayanların bilgisine sunmak üzere bazı hususları arz etmeyi gerekli görüyorum:
1- Cebel-i Âmil Âlimleri İle İran’daki Şii Bir Yönetim Arasındaki İlk Kayıtlı Bağ
Tarihte, Cebel-i Âmil Şii âlimleri ile Şii bir yönetim arasındaki ilk kayıtlı ilişki, Serbedariler’in son emiri Müeyyidüddin Ali’nin, 786 hicri yılında, Cebel-i Âmil’in büyük âlimlerinden Muhammed bin Mekki’ye (Şehid-i Evvel) gönderdiği mektuptur. Bu mektupta Müeyyidüddin Ali, Şehid-i Evvel’i, Hürasan, Sebzivar, Beyhak ve Serbedariler’in nüfuzu altındaki geniş bölgelerde yaşayan halkın şer’i meselelerini düzenlemek üzere, velâyet-i fakih sıfatıyla o diyara hicret etmeye davet etmiştir; böylece bu bölgelerin İmamiyye İsnâaşeriyye fıkhı çerçevesinde amel edebilmesi amaçlanmıştır. Bu mektup Evvel Şehid’e ulaştığında, kendisi Mısır yönetimi tarafından hapsedilmiş ve şehadetin eşiğinde bulunmaktaydı. O, bir hafta gibi kısa bir sürede, Muhakkık Hilli’nin kaleme aldığı “el-Muhtasar en-Nâfi’ fî Fıkhi’l-İmamiyye” adlı eseri esas alarak “el-Lüm‘a ed-Dımeşkıyye” adlı kitabı yazmış, Müeyyidüddin Ali’ye göndermiş ve ardından aynı yıl, yani 786 hicri yılında şehit edilmiştir. Müeyyidüddin Ali’nin Şehid-i Evvel’e yazdığı mektubun bir bölümünde şu ifadeler yer almaktadır:
“Aramızda, fetvasına uyabileceğimiz yahut ilmî açıdan kendisine güvenebileceğimiz ve halkın doğru inançları ondan öğrenebileceği kimseyi bulamıyoruz. Yüce Allah’tan niyazımız, zatlarının bize teşrif etmeleri ve ilimlerinden istifade ederek yollarına ve yöntemlerine uymamızdır.”
2- Osmanlı Baskısı ve Şehid-i Sânî’nin Şehadeti
Şehid-i Sânî, Şeyh Zeynüddin Nureddin bin Ali, 966 hicri yılında şehit edilmiştir. Kendisini gasıp bir şekilde Müslümanların halifesi olarak gören, Osmanlı’nın en kudretli padişahı Kanuni Sultan Süleyman döneminde, saraya bağlı âlimlerin fetvalarıyla Şiilerin tekfir edilmesine hükmedilmiştir; bu durum, Emeviler ve Abbasiler döneminde yaygın olan uygulamalara benzemektedir.
Sultan Selim ve Sultan Süleyman dönemlerinde ve sonrasında, Osmanlı hâkimiyeti altındaki topraklarda birçok Şii ağır baskılara maruz kalmıştır; bir kısmı şehit edilmiş, bir kısmı sürgüne gönderilmiş, bir kısmı ise korku nedeniyle zahiren Hristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmıştır. Bunlardan bazıları daha sonra yeniden Şiiliğe dönmüş, bazıları ise o din üzere kalmıştır. Nitekim, Lübnan’ın eski Cumhurbaşkanı Mişel Avn, bu tarafla gerçekleştirdiği bir görüşmede, atalarının Şii olduklarını ve bir kısmının Osmanlı baskıları sebebiyle Hristiyanlığa geçtiğini açıkça ifade etmiştir.
3- Şeyh Safiyüddin Erdebilî’nin Rolü ve İran’da Safevî Tarikatının Teşekkülü
Hicrî yedinci ve sekizinci yüzyıllarda yaşamış olan Şeyh Safiyüddin Erdebilî, başlangıçta seçkin bir ârif ve İsnâaşeriyye Şiîsi olan Şeyh Zahid Gilanî’nin talebesiydi. Şeyh Safiyüddin de bizzat Şiî âlim ve sûfîlerden olup, Erdebil’de Safevî tarikatını tesis etmiş ve bu şehirde “Dârü’l-İrşad” merkezini kurmuştur. Zamanla Azerbaycan, Kafkasya, Erzurum ve Diyarbakır bölgelerinden çok sayıda insan Şeyh Safiyüddin’in müridleri arasına katılmış, onların sayısı her geçen gün artmıştır.
4- Dârü’l-İrşad’ın devamı ve Safevîlerin güç kazanmasının zeminleri
Şeyh Safiyüddin’in evlatları Dârü’l-İrşad’ı sürdürmüş ve müridlerin sayısı giderek çoğalmıştır. Şeyh Safiyüddin’in ilk halefi oğlu Sadrüddin Musa olmuş; onun ardından sırasıyla Hoca Ali Siyahpuş, Şeyh İbrahim, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve nihayet Şah İsmail gelmiştir. Bu süreçte, onların toplumsal, manevî ve siyasî nüfuzu her geçen gün artmış; İslam’a ve Ehl-i Beyt’e (aleyhimüsselam) irşad ve davet dışında herhangi bir iddiaları bulunmamıştır. Şeyh Safiyüddin, İmam Musa bin Cafer’in (aleyhisselam) evlatlarından olan Musevî seyyidlerdendi; bu nedenle onun seyyidliği ve takvası, İran ve Anadolu halkı arasında geniş çaplı bir teveccühe yol açmıştır. Bu artan nüfuz, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Şirvanşahlar dâhil olmak üzere bazı iddialı yerel yönetimlerin endişelenmesine neden olmuştur.
5- Malazgirt Savaşı ve İran’ın Anadolu’daki Hâkimiyet Alanının Genişlemesi
İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanların Doğu Roma ile mücadelesi, Tebük ve Mûte gibi savaşlarla başlamıştır. Bu savaşlar daha çok, Gassanîler gibi Roma’nın himayesi altındaki Arap bölgeleriyle ilgiliydi. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihi) ardından, ilk halifeler döneminde bu süreç devam etmiş; ancak Emirü’l-Müminin Ali’nin (aleyhisselam) şehadetinden, Muaviye ile Emevîlerin ve ardından Abbasîlerin iktidara gelmesinden sonra, Doğu Roma ile zamanla uzlaşmalar ortaya çıkmıştır. Hicrî 40. yıldan 463. yıla kadar, yani dört yüz yılı aşkın bir süre boyunca, Müslümanlara karşı fitnelerin ana merkezi olan Doğu Roma’nın fethi yönünde kayda değer bir ilerleme kaydedememiştir. Ancak hicrî 463 yılında, Selçuklu hükümdarı Alp Arslan döneminde ve vezir Hoca Nizamülmülk’ün sadareti sırasında, İran ordusu Malazgirt Savaşı’nda Romalıları mağlup etmiş ve Anadolu’nun büyük bir bölümü İran’ın eline geçmiştir. Nitekim Melikşah Selçuklu döneminde ve Hoca Nizamülmülk Tûsî’nin vezirliği sırasında, İran’ın hâkimiyet sahası Kaşgar’dan Halep’e kadar genişlemiştir.
6- Hoca Nizamülmülk’ün Medeniyet Perspektifi ve Nizamiye Medreselerinin Kuruluşu
Hoca Nizamülmülk ile Sultan Melikşah Selçuklu arasında tarihin en belirleyici müzakerelerinden biri, imar, ilmî gelişme ve idarî adaletin gerekliliği üzerine olmuştur. Günlerden birinde Nizamülmülk, devletin istikrarının sağlanması, adaletin yaygınlaştırılması ve devlet görevlilerinin yetiştirilmesi amacıyla, Selçuklu topraklarının tamamında devlet bütçesiyle medreseler kurulmasını Sultan Melikşah’a önermiştir. O, inançlı âlimler ve ehil yöneticiler yetiştirilmesiyle, yönetimin temellerinin sağlamlaşacağını savunmuştur.
Tarihî Sonuç
1- Bu çerçevede açıkça anlaşılmaktadır ki İran ile Lübnan arasındaki ilişki, köklü, derin ve tarihî bir bağa dayanmaktadır.
Zatıâlileri, cumhurbaşkanlığı döneminden bugüne dek daima İslami ve özgürlükçü hareketlerin destekçisi olmuştur. Bu taraf, Yüce Rehber’in dış ilişkiler danışmanı ve eski Dışişleri Bakanı olarak, yaklaşık kırk dört yıl boyunca bu çabaların ayrıntılarına yakından şahit olmuş; on altı yıllık dışişleri bakanlığı süresince bu gelişmeleri adım adım kayıt altına almıştır. Bu hatıralar, “Diplomasinin Ötesinde” başlığıyla bugüne kadar dört cilt hâlinde yayımlanmış olup, toplamda on altı cilt olarak tasarlanmış ve inşallah gelecek yılın sonuna kadar tamamı yayımlanacaktır.
Son olarak, Yüce Allah’ın yardımı ve Hazret-i Mehdi’nin (a.f.) desteğiyle, direnişin ana sütunu olan İran İslam Cumhuriyeti’nin, başkalarına karşı herhangi bir saldırı niyeti olmaksızın, her türlü dış tehdit ve düşmanlığa, özellikle suçlu Amerika’ya ve onun habis uzantısı olan siyonist rejime karşı tam bir hazırlık içinde olduğunu ve zaferin mutlaka direniş cephesine ait olacağını kesin bir inançla ifade ediyorum; İnşallah.
2- İran ile Lübnan Şiileri arasında mahiyet itibarıyla herhangi bir farklılık bulunmamakta; her iki taraf da aynı inançsal ve medeniyet çizgisinin devamı üzerinde yer almaktadır.
3- Lübnan Şiileri, Lübnan’daki direnişin asli sütununu oluşturmakta ve siyonist rejime karşı sağlam bir set inşa etmiş bulunmaktadır. Onlar, Hizbullah’ın yokluğu hâlinde siyonistlerin Lübnan’ı Suriye’den bile daha kolay yutacaklarını çok iyi bilen bir halktır; bu gerçeği, kimi bağımlı ya da gaflet içindeki yetkililerin söylediklerinden bağımsız olarak idrak etmektedirler.
4- Tarihin dikkat çekici noktalarından biri de şudur ki Şiî fıkhının en büyük fakihlerinden biri olan Muhakkık Kerekî İran’a gelmiş, güçlü bir İslami yönetimin himayesi altına girmiş ve Şah Tahmasb, kendi iktidarının meşruiyetini onun tasdikinde bir iftihar vesilesi olarak görmüştür. Bu meşruiyet, coğrafyanın ötesinde, ilmî ve dinî bir hakikatten kaynaklanmaktadır.
İslam Devrimi’nin Tarihsel Direniş Sürekliliğiyle Bağı
Bugün de İran’da, Gaybet Dönemi’nden sonraki en büyük ve en basiretli Şiî âlimlerden biri olan İmam Humeyni (rahmetullahi aleyh), Yalta sonrasında şekillenen iki kutuplu dünya düzenini kökten sarsmıştır. O dönemde, eski ve yeni sömürgeciliğe karşı durmak isteyen her ülke, mecburen Doğu ya da Batı bloklarından birine yaslanmak zorundaydı. İmam Humeyni (r.a), daha ilk günden itibaren “Ne Doğu, Ne Batı” sloganını ortaya koymuş ve bu ilke Dışişleri Bakanlığı’nın girişine nakşedilmiştir. Ardından, Gorbaçov’a yazdığı tarihî mektupta, komünizmin artık dünya siyaset tarihinin müzesinde aranması gerektiğini ifade etmiş, onu Batı’ya yönelmekten sakındırmış ve Batı’nın da bir süre sonra Sovyetler Birliği’nin akıbetine uğrayacağını açıkça belirtmiştir; bu öngörü kısa bir süre sonra fiilen gerçekleşmiştir.
Bugün gelinen noktada, dünyanın geniş çaplı kargaşalarla sarsıldığını, siyonist yeni-haçlıların birbirlerine düştüğünü ve Tel Aviv’deki kuklalarının son nefeslerini verdiğini görmekteyiz.
Genel Sonuç
Şaşırtıcı olan husus şudur ki ilahî takdir, bugün Şiî ve Sünnî ayrımı gözetmeksizin İslam ümmetinin sancağının, bir yandan Muhakkık Kerekî’nin, diğer yandan Safevîler döneminde Şiî hikmetinin zirvesi kabul edilen Mir Damad’ın soyundan gelen bir şahsiyetin elinde olmasını murat etmiştir. Bu şahsiyet, İslam Devrimi Rehberi, Ayetullahü’l-Uzma Seyyid Ali Hüseyni Hamaney’den başkası değildir.
Şöyle ki yaklaşık 970 hicrî yılında dünyaya gelen Mir Damad (Burhanüddin Mir Muhammed Bakır), anne tarafından Muhakkık Kerekî’ye mensuptur. Zira babası Şemseddin Muhammed Hüseyni Esterâbâdî, Muhakkık Kerekî’nin damadı olup bu sebeple “Damad” lakabıyla tanınmıştır. Öte yandan, Yüce Rehber de Mir Damad’ın torunları arasında yer almakta; bu suretle Mir Damad’ın Muhakkık Kerekî ile olan nesep bağı dikkate alındığında, kendisi aynı zamanda o büyük âlimin de soyundan sayılmaktadır.
İnsanlığın kurtarıcısının doğum yıldönümüne denk gelen bu günlerde, Hazret-i Veliyy-i Asr’ın (a.f.) özel inayeti ve İslam ümmetinin başında, binlerce yıllık tevhid ve vatanseverlik geçmişine sahip ilahî İran topraklarından sergilenen direniş, kimse için gizli değildir.
Bugün Yüce Allah’ın lütfu ve Hazret-i Veliyy-i Asr’ın (a.c.) inayetleriyle, Yüce Rehber’in tedbir ve liderliğinin, Şiî ve Sünnî ayrımı olmaksızın tüm İslam dünyası üzerinde gölgesini saldığını müşahade etmekteyiz. Bu yoldaki uyarıcı ve aydınlatıcı rolü, İran İslam Cumhuriyeti için etkili bir strateji olmuş; İran’ın, hiçbir istisna olmaksızın Lübnan, Filistin ve Yemen’in mazlum halklarının yanında yer almasını sağlamıştır. Bu durum, inşallah gelecekte de, kendisinin İmam Humeyni’nin (r.a) çizgisi doğrultusunda İslam dünyasında birlik ve beraberliğin güçlendirilmesinde oynadığı seçkin rolü daha da pekiştirecektir.
Buna ilaveten, Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika, Afrika, Doğu Asya’daki bazı gayrimüslim ülkeler ve hatta Avrupa’daki kimi özgürlük yanlıları da istikbara karşı mücadelede umut ve dayanaklarını İran İslam Cumhuriyeti’nde görmektedirler.

Yeni yorum ekle