Washington’ın Hürmüz stratejisi: Askeri baskı çıkmazı

Pt, 13/07/2026 - 23:51

Hürmüz Boğazı, bir askeri güç gösterisi sahası olmaktan ziyade, bölgenin değişmez jeopolitik gerçekliklerinin bir simgesidir. Bu gerçeklik; savaş gemileriyle, sınırlı saldırılarla veya medya üzerinden yapılan tehditlerle değiştirilemez.

Welayet News - Hürmüz Boğazı, İran-ABD çatışmasının en kritik eksenlerinden biri haline gelmiş durumdadır. ABD’nin, 40 günlük savaşta stratejik hedeflerine ulaşamaması ve “maksimum baskı” politikasının başarısızlığa uğramasının ardından İran üzerindeki baskıyı artırmak için yeni araçlar tanımlama çabası içinde olduğu bir dönemde, Hürmüz Boğazı Washington için askeri varlığını sürdürme ve düşmanca eylemleri tırmandırma noktasında önemli bir bahaneye dönüşmüştür. Oysa bölgenin hukuki, coğrafi ve jeopolitik gerçekleri, İran’ın bu stratejik su yolu üzerindeki yönetiminin yerleşik ve inkar edilemez bir gerçeklik olduğunu; hiçbir askeri çözümün bu denklemi değiştirmeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Hürmüz Boğazı, yalnızca bir deniz geçiş güzergâhı değil, aynı zamanda küresel enerji güvenliğinin temel düğüm noktasıdır. Fars Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerinin petrol ve gaz ihracatının önemli bir kısmı bu rotadan gerçekleştirilmekte olup, bölgedeki herhangi bir istikrarsızlık doğrudan küresel ekonomi üzerinde sarsıcı etkilere yol açmaktadır. Bu bağlamda İran, söz konusu boğazın güvenliğini her zaman bir milli güvenlik meselesi olarak görmüş ve geçtiğimiz onlarca yıl boyunca bölgedeki istikrarın korunmasında anahtar bir rol oynamıştır. Batı medyasında zaman zaman dile getirilen söylemlerin aksine, İran’ın politikası bu su yolunda güvensizlik yaratmak üzerine kurulu değildir; aksine Tahran, kalıcı güvenliğin ancak bölge ülkelerinin işbirliği ve egemenlik haklarına saygı gösterilmesiyle mümkün olacağını defalarca vurgulamıştır.

Bununla birlikte, ABD, seyrüsefer özgürlüğü iddiasıyla bölgedeki askeri varlığını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak bu varlık, güvenliği artırmak yerine fiilen gerilimi tırmandıran temel unsurlardan biri haline gelmiştir. Savaş gemilerinin konuşlandırılması, provokatif tatbikatlar, keşif uçuşları ve dağınık saldırılar; bölgedeki atmosferi sakinleştirmek bir yana, yanlış hesaplama riskini ve istenmeyen çatışmaların çıkma ihtimalini de artırmaktadır.

Burada en dikkat çekici husus, ABD’nin ilan ettiği hedefler ile eylemlerinin gerçek sonuçları arasındaki derin uçurumdur. Washington, askeri baskı yoluyla İran’ın tutumunu değiştirebileceğini veya Hürmüz Boğazı’ndaki güvenlik denklemini kendi lehine yeniden inşa edebileceğini iddia etmektedir; ancak geçtiğimiz birkaç on yılın tecrübesi, bu tür bir algının pratik bir dayanağı olmadığını açıkça göstermiştir. İran, yalnızca kendi pozisyonundan geri adım atmakla kalmamış, aynı zamanda caydırıcılık kapasitesini sürekli bir şekilde geliştirerek kendisine yönelik her türlü askeri girişimin maliyetini artırmayı başarmıştır.

Bu çerçevede, İsrail rejiminin bazı güvenlik analistleri dahi ABD’nin askeri seçeneğinin etkinliği konusunda ciddi şüpheler duymaktadır. İsrail rejiminin İç Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde İran uzmanı olarak görev yapan Dani Sitrinoviç, ABD’nin askeri operasyonlarının kısıtlılığına dikkat çekerek şunları kaydetti:

“Asıl stratejik soru, ABD hükümetinin bu saldırılardan ne tür bir kazanım beklediğidir. Eğer hedef Hürmüz Boğazı’nı güç kullanarak yeniden açmaksa, mevcut kampanyanın bunun için yeterli olacağı sanılmamalıdır. Şu anki görünüm, ABD operasyonlarının Hürmüz’deki stratejik gerçekliği kökten değiştirmekten ziyade, İran’a maliyet dayatma üzerine odaklandığını göstermektedir.”
Bu değerlendirme, ABD’nin askeri stratejisinin etkisizliğinin dolaylı bir itirafı niteliğindedir. İsrail rejimine yakın uzmanların perspektifinden bakıldığında dahi, ABD’nin askeri operasyonları Hürmüz Boğazı’nın jeopolitik gerçekliğini değiştirebilecek güçte değildir. Diğer bir ifadeyle Washington, geçici bir baskı oluşturabilse de, bölgedeki stratejik dengeyi değiştirme kapasitesine sahip değildir.

Bu başarısızlığın temel nedeni, ABD’nin İran’ın güç mahiyetini yanlış tanımasıdır. Washington’daki pek çok karar verici merci, askeri baskının tırmandırılmasının İran’ı geri adım atmaya zorlayacağı yanılgısına tutunmaya devam etmektedir; oysa son 40 yılın tecrübesi bunun tam tersi bir sonuç doğurduğunu kanıtlamıştır. Dış baskılar ne zaman artmışsa, İran da buna orantılı olarak caydırıcılık gücünü, savunma kapasitesini ve iç bütünlüğünü pekiştirmiştir. İşte bu durum, askeri seçeneğin sadece ilan edilen hedeflere ulaşamamasını sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda ABD ve müttefikleri üzerinde çok daha ağır maliyetler yüklenmesine yol açmaktadır.

Gerçek şu ki, Hürmüz Boğazı yalnızca askeri araçlarla yönetilebilecek bir alan değildir. Bu su yolu, İran’ın güvenlik çevresinin ayrılmaz bir parçası kabul edilmektedir ve buradaki dengeyi değiştirme yönündeki her türlü girişim, kaçınılmaz olarak Tahran’ın orantılı tepkisiyle karşılaşacaktır. İran, geçtiğimiz yıllar boyunca caydırıcılık sağlamak amacıyla deniz, füze, İHA ve istihbarat kapasitelerinden oluşan hibrit bir kombinasyon kullandığını kanıtlamıştır; bu caydırıcılığın amacı savaş başlatmak değil, savaşın dayatılmasını önlemek ve karşı tarafın hesaplamalarını değiştirmektir.

Öte yandan, ABD de Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek olası bir geniş çaplı çatışmanın sonuçlarının ne denli ağır olacağının bilincindedir. Bölgesel bir krizin patlak vermesi; Fars Körfezi’ne kıyısı olan Arap ülkelerinin enerji ihracatını aksatabilir, küresel petrol fiyatlarını sert bir şekilde yükseltebilir, finans piyasalarında istikrarsızlığa yol açabilir ve hatta ABD’nin müttefiklerinin ekonomilerini ciddi bir krizle karşı karşıya bırakabilir. Bu nedenle Washington, sık sık dile getirdiği sert söylemlere rağmen, çatışma düzeyini kontrol altında tutmaya ve topyekûn bir savaşa girmekten kaçınmaya her zaman özen göstermiştir.

ABD stratejisinin bir diğer zafiyeti ise uluslararası hukuk gerçeklerinin göz ardı edilmesidir. Hürmüz Boğazı’nın önemli bir bölümü, İran ve Umman’ın karasuları sınırları içerisinde yer almakta olup, deniz trafiğinin yönetimi belirlenmiş hukuki kurallar çerçevesinde yürütülmektedir. Bu nedenle, ABD’nin yalnızca askeri güce dayanarak mevcut hukuki düzeni değiştirme algısını dayatma çabası, yalnızca hukuki gerçeklerle bağdaşmamakla kalmayacak, aynı zamanda birçok uluslararası aktörün de sert tepkisiyle karşılaşacaktır.

Aynı zamanda, son yıllardaki gelişmeler, bölge ülkelerinin de İran ile ABD arasındaki bir askeri çatışma sahasına dönüşme konusunda pek de istekli olmadıklarını göstermektedir. Geçmişte ABD’nin artan askeri varlığını memnuniyetle karşılayan İran’ın güneyindeki birçok Arap devleti, günümüzde her zamankinden daha fazla gerilimin azaltılması, diyalog ve bölgesel işbirliği gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Bu devletler, Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek herhangi bir çatışmanın, her şeyden önce kendi güvenliklerini ve ekonomilerini doğrudan hedef alacağını çok iyi kavramış durumdadır.

Böyle bir tabloda, ABD’nin askeri baskı politikasını sürdürmesi bir güç göstergesinden ziyade, aslında etkili stratejik seçeneklerin eksikliğini ortaya koymaktadır. Washington; ekonomik yaptırımlar, diplomatik baskılar ve askeri tehditler yoluyla hedeflerine ulaşamamış olmanın ardından, şimdi de sınırlı saldırılar ve güç gösterileriyle bölgedeki dengeleri değiştirme kabiliyetine hâlâ sahip olduğu algısını yaratmaya çalışmaktadır. Oysa sahadaki gerçekler, bu iddiaların aksini göstermektedir: Ne İran’ın jeopolitik konumu değişmiş, ne caydırıcılık kapasitesi zayıflamış, ne de Tahran’ın ulusal çıkarlarını savunma iradesi kırılmıştır.

Geçmiş yılların tecrübesi açıkça kanıtlamıştır ki; ABD ne zaman İran ile “güç diliyle” konuşmaya çalışsa, sonuç olarak sadece gerilimin tırmanması, güvensizliğin derinleşmesi ve kendi güvenlik maliyetlerinin artmasından başka bir şey elde edememiştir. Buna karşılık, bölgesel gerçeklikler ve İran’ın meşru hakları ne zaman dikkate alınsa, kriz yönetimi ve gerilimi düşürme imkânı da o derece artmıştır. Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı’nda askeri seçeneğe ısrar etmek, ABD için bir başarı vizyonu sunmakla kalmayacak, aynı zamanda ülkeyi yeni ve yıpratıcı bir krizin içine çekilme riskini de artıracaktır.

Sonuç olarak Hürmüz Boğazı, bir askeri güç gösterisi sahası olmaktan ziyade, bölgenin değişmez jeopolitik gerçekliklerinin bir simgesidir. Bu gerçeklik; savaş gemileriyle, sınırlı saldırılarla veya medya üzerinden yapılan tehditlerle değiştirilemez. İran’ın stratejik konumunu ve egemenlik haklarını görmezden gelmeye dayalı her türlü strateji, er ya da geç başarısızlığa mahkûm olacaktır. Dolayısıyla, bugün her şeyden daha belirgin olan husus; savunma gücü, akıllı caydırıcılık ve siyasi irade arasında sarsılmaz bir bağ kurmayı başarmış bir devlet karşısında, askeri seçeneğin ne denli işlevsiz kaldığıdır. Hürmüz Boğazı’nın güvenlik geleceği; zorbalık ve askeri maceralar üzerinden değil; jeopolitik gerçeklere saygı, uluslararası hukukun tesisi ve bölgesel güvenliğin sağlanmasında bölge ülkelerinin rolünün kabul edilmesiyle inşa edilebilecektir.



Yeni yorum ekle