İsrail'in savaşta alamadığını Beyrut masada verdi
Washington'da imzalanan çerçeve anlaşmasının Lübnan'ın egemenliğini güçlendirmek yerine İsrail'in Güney Lübnan'daki işgalini meşrulaştırdığı ve Beyrut'un elindeki diplomatik kozları boşa harcadığı belirtildi.
Welayet News - Hala Ferhat, el-Meyadin'deki analizinde ABD himayesinde imzalanan Lübnan-İsrail çerçeve anlaşmasının Lübnan açısından bir diplomatik kazanım değil, İsrail'in işgalini meşrulaştıran ve Hizbullah'ı devletin resmî güvenlik tehdidi haline getiren bir metin olduğunu vurguluyor. Yazıda, anlaşmanın İsrail'e çekilme zorunluluğu getirmediği, ateşkes öngörmediği, Lübnan'ın hukuki başvuru ve tazminat yollarını fiilen kapattığı, buna karşılık Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını koşulsuz yükümlülük haline getirdiği belirtiliyor. Analiz, Beyrut yönetiminin İran'ın İslamabad sürecinde elde ettiği daha avantajlı şartları reddederek Washington'un hazırladığı çerçeveyi kabul ettiğini, bunun da ülkeyi egemenlikten çok yeni bir iç siyasi ve güvenlik krizine sürükleyebileceğini söylüyor.
Güney Lübnan'daki altmış köyü hiçbir karşılık almadan İsrail işgaline teslim etmekten daha kötü ne olabilir? Çok daha iyi bir alternatif masada dururken bunu yapmak. Peki, bundan daha da kötüsü ne olabilir? Bunu "egemenlik" adına yapmak.
Lübnanlı ve İsrailli yetkililer, cuma günü Washington'da ABD'nin himayesinde imzalanan üçlü çerçeve anlaşmasını "tarihi" olarak nitelendiriyor. Dar anlamda haklılar. Lübnan devleti, Güney'deki işgalin sürmesini meşrulaştırdı, İsrail'e savaş yoluyla asla elde edemeyeceği bir sonucu verdi ve buna şiddetle ihtiyaç duyan Netanyahu hükümetine can simidi uzattı.
Bununla birlikte, cuma günü imzalanan çerçeveyi "üçlü" olarak nitelendirmek bir bakıma yanıltıcıdır. Bu ifade, odaya üç tarafın girdiği izlenimini veriyor; oysa özünde tek bir taraf vardı. Lübnan heyeti de tıpkı ABD ve İsrail heyetleri gibi, dostlarını ve düşmanlarını önceden belirlemiş olarak masaya geldi.
Bu çerçeve anlaşmasının kendi mantığına göre, Lübnan'ın dostları Washington ve işgal yönetimidir. 2 Mart tarihli direnişi suç sayan hükümet kararnamesine göre ise Lübnan'ın düşmanları Hizbullah ve onun arkasındaki İran'dır.
Direniş artık düşman
Metinde açıkça, İsrail'in Lübnan'daki askeri faaliyetlerinin "yalnızca devlet dışı silahlı grupların oluşturduğu tehdidin bir sonucu" olduğu belirtiliyor ve bu grupların silahsızlandırılmasıyla söz konusu tehdidin ortadan kaldırılmasının, İsrail'in gelecekte Lübnan'da askeri harekât yürütmesine yönelik "her türlü ihtiyacı ortadan kaldıracağı" ifade ediliyor.
Başka bir ifadeyle, Lübnan yönetimi, kendi yasalarına göre düşman devlet konumunda bulunan İsrail'in artık saldırgan taraf olmadığını, bu sıfatın Hizbullah'a ait olduğunu kabul eden bir anlayışa imza atmış bulunuyor. İnternette yüksek sesle konuşan küçük bir azınlığın iddia etmek isteyebileceğinin aksine, İsrail yalnızca Lübnan yasalarına göre düşman devlet değildir; Lübnan halkının yaklaşık yüzde 87'si de İsrail'i düşman olarak görmektedir.
Lübnan devleti ayrıca, kendi ifadeleriyle, "açık yetkilendirmesi olmaksızın herhangi bir devletin ya da devlet dışı aktörün kendi adına güç kullanma iddiasını reddetmeyi" ve bu tür her iddiayı "yasadışı" ve "Lübnan'ın ulusal çıkarlarına aykırı" kabul etmeyi taahhüt ediyor. Uluslararası hukukun hiçbir zaman kullanılabilmesi için hükümet izni şartı koşmadığı işgale karşı direniş hakkı ise, hükümet bunu bu şekilde tanımladığı anda iç hukuk bakımından suç haline geliyor.
Bunun önemi, Lübnan devletinin kendisi için tehdit ilan ettiği kesimin kim olduğundan kaynaklanıyor. Zira Hizbullah'ın toplumsal tabanı marjinal bir kesim değil. Ülkedeki en büyük siyasi parti olmasının yanı sıra, son kamuoyu yoklamaları Lübnan'daki Şii toplumunda silahsızlanmaya karşı çıkanların oranının yüzde 92 ile 96 arasında olduğunu gösteriyor. Bir hükümet, kendi nüfusunun üçte birinden fazlasını güvenlik tehdidi olarak tanımlayıp buna "egemenlik" adını veremez.
Yeniden konuşlanma, çekilme değildir
Çerçeve anlaşmasının tamamında "çekilme" kelimesini ararsanız bulamazsınız. İsrail yalnızca "kademeli yeniden konuşlanma" taahhüdünde bulunuyor. Bu ifade uluslararası hukukta yer almıyor; yalnızca işgalin kabul edilmesiyle doğacak yükümlülüklerden kaçınmak amacıyla kullanılıyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nda 24 yıl boyunca Arap-İsrail normalleşme müzakerelerinde görev yapan Aaron David Miller da buna dikkat çekti. Miller, "İsrail'in oldukça iyi avukatları vardı. Metinde 'çekilme' değil, 'yeniden konuşlanma' ifadesi yer alıyor." diye yazdı.
Netanyahu ile savaş bakanı da "yeniden konuşlanma"nın ne anlama geldiği konusunda herhangi bir belirsizlik bırakmadı. Savaş Bakanı Israel Katz, anlaşmanın imzalanmasının ardından, "İsrail Lübnan'dan çekilmeyecek; güneydeki güvenlik bölgesini koruyacak ve ordunun hareket serbestisini sürdürecek." dedi.
Netanyahu ise aynı sonucu, işgal yönetiminin "Hizbullah silahsızlandırılıncaya ve İsrail Devleti'ne yönelik tehdit ortadan kalkıncaya kadar sürdürülecek büyük bir kazanım" olarak nitelendirdi. Bu tehdidin devam edip etmediğine ise yalnızca İsrail karar verecek.
İsrail'in tavizi olarak sunulan iki pilot bölge de göründüğü gibi değil. Bunlardan biri, İsrail'in halihazırda kontrol ettiği "güvenlik bölgesinin" dışında, Litani Nehri'nin güneyinde bulunuyor. Diğerinin ise Netanyahu'nun ifadesiyle, "son iki haftada elde ettiğimiz genişletilmiş güvenlik bölgesinin küçük bir parçası olduğu ve İsrail ordusunun buna ihtiyaç duymadığı, bunu da en açık şekilde ifade ettiği" belirtiliyor.
Ancak kimse için şaşırtıcı olmayacak şekilde, Netanyahu doğruyu söylemiyor. İşgal güçleri bu bölgelerde hiçbir zaman fiili kontrol kurmadı. Dolayısıyla Netanyahu, gerçekte hiç ele geçirmediği toprakları taviz olarak sunuyor.
Lübnan'dan, İsrail ordusunun kendisi açısından hiçbir değer taşımadığını söylediği toprakların iadesini ya da hiç işgal edilmemiş bölgelerin sözde pilot bölge modeline dahil edilmesini kutlaması isteniyor. Buna karşılık, özellikle "Rıdvan Gücü'nü geri püskürtmek" amacıyla işgal edildiği öne sürülen alanları da kapsayan asıl güvenlik bölgesi, silahsızlanma sürecinde ne yaşanırsa yaşansın olduğu gibi korunuyor.
Hâlâ ateşkes yok
Gerilimin düşürülmesine ilişkin tüm söylemlere rağmen, çerçeve anlaşması bir ateşkes de içermiyor.
Metinde İsrail'in kendi saldırılarını durdurmasına ilişkin herhangi bir ifade yer almıyor. Belgede sükûnetin sağlanması; İsrail'in saldırılarını sona erdirmesine, işgal altındaki topraklardan çekilmesine, tutukluları serbest bırakmasına veya yerinden edilenlerin geri dönmesine değil, Hizbullah'ın ateşi kesmesine ve geri çekilmesine bağlanıyor.
Düşmanlıkların sona ermesi olarak sunulan düzenleme, uygulamada işgal ordusunun topraklardan çekilmesini değil, Lübnan vatandaşlarının kendi topraklarından uzaklaştırılmasını öngören bir yapı olarak kurgulanıyor.
Ne mahkeme, ne tazminat, ne de esirlerle ilgili cevap
İronik biçimde, başında eski Uluslararası Adalet Divanı Başkanı'nın bulunduğu Lübnan hükümeti, kendi hukuki başvuru yollarından da vazgeçmiş oldu.
Metin, her iki tarafın da "uluslararası siyasi ve hukuki platformlardaki tüm düşmanca veya olumsuz eylemleri durdurmasını" taahhüt ediyor. Bağımsız milletvekili Halime el-Kakur da bu ifadeyi doğrudan cumhurbaşkanı ve başbakana sorarak, "Bu, düşman hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle dava açılmayacağı anlamına mı geliyor?" dedi.
El-Kakur, söz konusu maddenin "Lübnan'ı önemli mali tazminat elde etme imkanından mahrum bıraktığını" ve barış inşa etmek yerine cezasızlığı kalıcı hale getirdiğini söyledi.
Bu madde uyarınca Lübnan, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne başvurma, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne resmi şikâyette bulunma, Kara Çarşamba Katliamı, çağrı cihazı saldırıları ya da son üç yılda gerçekleştirilen öldürmeler nedeniyle hesap sorulmasını talep etme yollarından vazgeçiyor.
Aynı bölüm, Lübnanlı tutuklular ile zorla kaybedilen kişileri de hukuki belirsizlik içinde bırakıyor. İsrail'in onların akıbetini açıklaması, Kızılhaç ziyaretlerine izin vermesi ya da serbest bırakılmalarını garanti etmesine ilişkin herhangi bir taahhüt bulunmuyor. Oysa bunlar uluslararası insancıl hukukun zaten öngördüğü yükümlülükler arasında yer alıyor.
İnce ayrıntılar
Bu çerçeveye yazılan maddelerin neredeyse tamamı, Lübnan'a açık ve bağlayıcı yükümlülükler getirirken, İsrail ve ABD açısından daha sonra istenildiği gibi yorumlanabilecek muğlak ifadeler içeriyor.
Lübnan'ın ülke genelindeki "tüm devlet dışı silahlı grupları" silahsızlandırma taahhüdü koşulsuz ve geri döndürülemez olarak tanımlanıyor. Buna karşılık İsrail'in "yeniden konuşlanması", henüz yayımlanmamış bir "Güvenlik Eki"ne bağlanıyor ve bunun uygulanması ABD'nin belirleyeceği ölçütlere göre denetlenecek. Böylece Washington, İsrail'in başlıca destekçisi ve silah tedarikçisi olmasına rağmen tarafsız hakem konumuna yerleştiriliyor.
Yeniden imar süreci de aynı şekilde düzenleniyor. Fonların yalnızca örgütlere değil, devlet dışı silahlı gruplarla bağlantılı herhangi bir "bireye" ulaşması da yasaklanıyor.
Güney Lübnan nüfusunun önemli bir bölümünün Direniş'le herhangi bir düzeyde bağlantısı bulunduğu dikkate alındığında, bu madde “terörün” finansmanını önlemeye yönelik bir düzenlemeden çok, Güney'de yıkılan köylerin büyük bölümünün yeniden inşa edilmesini engelleyen genel bir yasak işlevi görüyor.
Hatta metnin tamamında "topluluklar" kelimesi yalnızca bir kez geçiyor ve bu ifade İsrail yerleşimleri için kullanılıyor. Yıkımın yaşandığı Güney Lübnan ise korunmaya ihtiyaç duyan bir "topluluk" barındırmayan boş bir arazi gibi ele alınıyor.
8 Nisan: İlk günah
Lübnan'ın kendi diplomasisinin bu süreçte gerçekte ne kadar az etkili olduğunu ve hükümetin kendisini bombalayan aynı yönetim tarafından nasıl kolaylıkla kullanılmasına izin verdiğini anlamak için, görüşmelerin nasıl başladığına dönmek gerekiyor.
Cumhurbaşkanı Jozef Aun, mart ayının başında işgal yönetimiyle doğrudan görüşmelere açık olduğunun sinyalini verdi. Ancak İsrail bu teklifi kamuoyu önünde aşağılayarak reddetti. Reuters'a konuşan kaynaklar, Lübnan'ın "müzakere masasına koyabileceği somut hiçbir şeyi olmadığını" söyledi.
Dışişleri Bakanı Gideon Saar'a Lübnan'la görüşme planlanıp planlanmadığı sorulduğunda, "Hayır." cevabını verdi. Yaklaşık dört hafta boyunca, yalnızca kendisinin ateşkes müzakere etme yetkisine sahip olduğunu savunan aynı hükümet, bombardımanlar sürerken İsrail'i masaya oturtmayı dahi başaramadı.
Dönüm noktası 8 Nisan'da geldi. Pakistan Başbakanı, İran'ın ısrar ettiği İslamabad süreci kapsamında Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde ateşkes ilan edildiğini duyurdu.
Birkaç saat içinde İsrail yönetimi, özellikle Lübnan'da herhangi bir ateşkese bağlı kalmayacağını açıkça ortaya koydu.
Aynı zamanda Başbakan Nevaf Selam, ateşkes sağlamanın yalnızca Lübnan hükümetinin müzakere edebileceği "egemenlik meselesi" olduğunu belirterek İran üzerinden gelecek herhangi bir ateşkesi reddetti.
Bunu yapmakla Selam, birkaç saat sonra yaşanan ve daha sonra "Kara Çarşamba" olarak anılacak katliama meşruiyet kazandırmış oldu. İsrail saldırılarında on dakika içinde Lübnan'ın çeşitli bölgelerinde 350'den fazla kişi öldürüldü.
Bu saldırılar uluslararası düzeyde kınandı. Normal şartlarda omurgalı bir hükümetin böyle bir tepki karşısında Beyrut'un tutumunu sertleştirmesi beklenirdi.
Bunun yerine Lübnan devleti, birkaç dakika içinde yüzlerce vatandaşını katleden aynı yönetimle, onlarca yıl sonra ilk kez kurulan aynı doğrudan ikili müzakere kanalını izlemeyi sürdürdü.
Ardından Netanyahu aniden tutumunu tamamen değiştirdi.
Netanyahu bunu, Lübnan'ın "tekrarlanan görüşme taleplerine" yanıt verdiğini söyleyerek gerekçelendirdi. Oysa hükümeti, bir ay boyunca aynı talepleri kamuoyu önünde alaya almıştı.
İsrail, Lübnan diplomasisindeki bir iyileşmeye karşılık vermiyordu. İsrail, İran'ın Lübnan'da çatışmaların sona ermesini daha geniş çaplı gerilimin düşürülmesi sürecinin müzakere edilemez bir parçası haline getirmesine karşılık veriyordu.
Netanyahu, Tahran'ın Lübnan'daki İsrail faaliyetlerinin şartlarını belirlemesine izin vermek istemedi. Bu nedenle, söz konusu şartların kendisine doğrudan Beyrut tarafından sunulmasını sağladı.
Pakistan'ın aldığı, Washington'un alamadığı
İran'ın İslamabad sürecinde Lübnan adına müzakere ettiği şartlarla, Lübnan hükümetinin Washington'da kabul ettiği şartlar arasındaki fark son derece büyüktür.
İslamabad Mutabakat Zaptı, Lübnan cephesinde derhal ateşkes ilan edilmesini, İsrail'in iki ay içinde Güney Lübnan ve Lübnan'ın tüm topraklarından tamamen çekilmesini, Lübnan devletinin otoritesinin ülkenin tamamına yayılmasını ve Hizbullah'ın silahları meselesinin herhangi bir ön koşul olarak değil, ulusal güvenlik stratejisi çerçevesinde ülke içinde ele alınmasını öngörüyordu.
Her iki taraf da saldırıya uğraması halinde meşru müdafaa hakkını koruyordu. Ayrıca tehdidin sona erdiğine karar verme yetkisi yalnızca İsrail'e bırakılmıyordu.
Washington'da imzalanan çerçeve ise bu şartların her birini tersine çeviriyor.
Derhal ateşkes öngörülmüyor. Herhangi bir takvim de bulunmuyor.
Lübnan devletinin otoritesi, silahlar kaldırıldıktan sonra ve öncesinde değil, İsrail'in değerlendirmesine bağlı olarak pilot bölgeler aracılığıyla kademeli biçimde genişliyor.
İsrail, tehdit algıladığı her durumda Güney Lübnan genelinde "askeri hareket serbestisini" korurken, Lübnan ordusu ise ancak performansını kanıtladıktan sonra girebileceği belirli bölgelerle sınırlandırılıyor.
Çekilme ise, öngörüldüğü kadarıyla, tamamen İsrail'in tehdidin sona erdiğine ilişkin kendi değerlendirmesine bağlı bırakılıyor.
İran ile ABD arasında imzalanan mutabakat zaptı, kapsamlı herhangi bir anlaşmanın şartı olarak İsrail'in Lübnan'dan tamamen çekilmesini öngörüyordu.
Lübnan hükümetinin önünde, herhangi bir karşılık vermek zorunda kalmadan, belirli bir takvime bağlanmış ve koşulsuz böyle bir sonuç bulunuyordu. Ancak hükümet bunun yerine bu çerçeve anlaşmasını tercih etti.
İsrail onay verdiği sürece "egemen" karar
Bunu savunmayı en güç hale getiren unsur, Lübnanlı yetkililerin kamuoyuna anlattıklarıyla, İsrailli yetkililerin aynı belge hakkında söyledikleri arasındaki uçurumdur.
Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un ofisi, cuma günü imzalanan anlaşmayı "Lübnan devletinin egemenliğini topraklarının tamamı üzerinde, tek bir karış dahi kaybetmeden yeniden tesis etmenin ilk adımı" olarak tanımladı ve Lübnan halkına "işgalin, esirlerin, bağımlılığın ve vesayetin sona erdiği, tamamen kurtarılmış bir ülkeye dönecekleri" sözünü verdi.
Başbakan Nevaf Selam ise daha da ileri giderek, çerçeve anlaşmasının "İsrail'in Lübnan topraklarının tamamından çekilmesini sağlamayı" ve devletin tam egemenliğini yeniden tesis etmeyi amaçladığını söyledi.
Buna karşılık Savaş Bakanı Israel Katz aynı anlaşmayı "İsrail için tarihi bir olay ve önemli bir siyasi ve güvenlik başarısı" olarak nitelendirdi.
Bu başarının ne olduğu sorulduğunda ise "İsrail Lübnan'dan çekilmeyecek." dedi ve İsrail'in "güneydeki güvenlik bölgesini koruyacağını ve ordunun hareket serbestisini sürdüreceğini" ifade etti.
Netanyahu da cumartesi günü yaptığı konuşmaya aynı şekilde başladı.
"İsrail Devleti için büyük bir başarıdan söz etmek istiyorum." diyen Netanyahu, bu başarının "İsrail'in her şeyden önce Güney Lübnan'daki güvenlik bölgesinde kalmaya devam etmesi" olduğunu belirtti ve bu varlığın "Hizbullah silahsızlandırılıncaya kadar" süreceğini söyledi.
Her iki hükümet de aynı belgeyi anlatıyor.
Biri, belgenin tam çekilmeyi ve tam egemenliği güvence altına aldığını söylüyor.
Diğeri ise aynı gün, açık ifadelerle ve resmî olarak, kimsenin çekilmeyeceğini ve yerinde kalmanın asıl başarı olduğunu ilan ediyor.
Ya Lübnan hükümeti imzaladığı belgeyi okumadı ya da kendi halkına doğru olmadığını bildiği bir şeyi anlatıyor.
İç savaş reçetesi
İsrailli yerleşimciler, anlaşmanın içeriğini kendi ulusal yayın organlarından Lübnan halkından çok daha açık biçimde öğrendi.
Kanal 13 sunucusu Rafi Droker, "İsrail'in Lübnan planı, ülkeyi bölmek ve Lübnan hükümetini Hizbullah'a karşı askeri harekâta zorlayacak şekilde ülkeyi bir iç savaşa sürüklemektir." dedi.
Askeri muhabir Alon Ben-David da bunun "başından beri İsrail'in hedefi olduğunu" doğruladı.
Bunun nasıl gerçekleşeceğini görmek zor değil.
Çerçeve anlaşması, mezhepler üstü uzlaşı temelinde oluşturulmuş ulusal bir kurum olan Lübnan ordusundan, İsrail ve ABD gözetiminde Güney Lübnan'a girerek Hizbullah'ın mevzilerini dağıtmasını istiyor.
Hizbullah gönüllü olarak silahsızlanmayacak.
Ordu ise bunu zorla gerçekleştirecek ne bir yetkiye, ne böyle bir isteğe ne de kendi saflarını ve ülkeyi birbirine düşürmeden bunu yapabilecek gerçekçi bir kapasiteye sahip.
Lübnan'ı bir arada tutması gereken güç, böylece ülkeyi parçalayan araca dönüşecek ve topraklarını hâlâ işgal eden aynı yönetim adına içerideki bir düşmanla savaşmak zorunda kalacaktır.
Lübnan bunu 1983'te de denedi
Bu, Lübnan hükümetinin ABD himayesinde İsrail'le barış vaat edip işgal getiren bir anlaşmaya ilk kez imza atışı değil.
1983 yılında Cemayel hükümeti, 1982 işgalinin ardından, İsrail'in sekiz ila on iki hafta içinde tüm kuvvetlerini çekeceğine dair yazılı ve açık taahhüt içeren 17 Mayıs Anlaşması'nı imzaladı.
Anlaşma bir yıl dolmadan, bunu engelleyebilecek siyasi güçlerin itirazı nedeniyle çöktü ve Mart 1984'te Lübnan Parlamentosu tarafından iptal edildi.
2026 çerçeve anlaşması ise 17 Mayıs Anlaşması'nın koyduğu asgari çıtaya dahi ulaşmıyor.
Önceki belge, pratikte koşullara bağlı olsa da en azından İsrail'in çekilmesini açık bir yükümlülük olarak tanımlıyordu.
Bu belgede ise "çekilme" kelimesi hiç geçmiyor.
Üstelik 1983'ün aksine, o dönemde İsrail askerleri Beyrut'u işgal etmiş ve Lübnan devleti fiilen başına silah dayanmış şekilde müzakere yürütürken, bugünkü hükümetin böyle bir mazereti de bulunmuyor.
Başkentte yabancı bir ordu yok. Hizbullah'ın askeri kapasitesi çökmek yerine yeniden toparlanıyor; insansız hava araçları ve tanksavar taktikleriyle İsrail ordusuna gerçek kayıplar verdirmeye başlamış durumda.
İran ise Washington'la zayıflık değil, bölgesel güç konumundan müzakere yürütüyor ve Lübnan'da ateşkesi bu görüşmelerin temel unsurlarından biri haline getirmiş bulunuyor.
Lübnan, 2026 yılında 1983'te sahip olmadığı diplomatik kozlara sahipti; ancak bunları kullanmamayı tercih etti.
Bu noktada son sözün Hizbullah'a bırakılması yerinde olacaktır; çünkü bütün bu çerçeve anlaşması susturmayı amaçladığı taraf tam da odur.
Hizbullah Milletvekili Hasan Fadlallah, anlaşmanın imzalandığı gün doğrudan Netanyahu'ya seslenerek, "Hiçbir şeye sahip olmayan biriyle anlaşma yaptın." dedi.
Fadlallah, "İsrail'e karşı düşmanlık hali sürecektir ve düşmanla tokalaşan herkes onun suçlarına ortaktır." ifadelerini kullandı.
Çeviri: YDH

Yeni yorum ekle