Körfez ve savaş: Yeni bir doğuşa doğru
"Başkalarının kurduğu dengelere uyum sağlamakla geçen on yılların ardından Körfez, kendi dengelerini kurma, güvenliğini ve çıkarlarını kendi önceliklerine göre tanımlama yolunda yeni bir döneme girmektedir."
Welayet News - Son savaş, Körfez bölgesinde 1991'den bu yana hüküm süren ve ABD hamiliğine dayanan geleneksel güvenlik mimarisinin sınırlarını göstererek tarihi bir dönemi kapattı. El-Ahbar gazetesi yazarı Fuad İbrahim'in değerlendirmesine göre yaşanan sarsıntı Körfez ülkelerini, dış aktörlere mutlak bağımlılık ve bölgesel komşularla sürekli çatışma modeli yerine, ekonomik kalkınma hedeflerini önceleyen daha özerk ve "stratejik çok taraflılık" odaklı yeni bir doktrine yöneltiyor. Bu yeni dönemde güvenlik anlayışı; yalnızca askeri koruma boyutuyla sınırlı kalmayıp finansal piyasaların istikrarını, kritik altyapıların güvenliğini ve İran başta olmak üzere bölgesel aktörlerle dengeli bir ortak yaşam zeminini kapsayacak şekilde yeniden tanımlanıyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşını, Batı Asya’nın son on yıllarda tanıklık ettiği çatışmalar silsilesinin sıradan bir halkası saymak zordur.
Siyasi haritaların yeniden çizilmesine kapı aralayan sonuçları ve bölge ilişkilerinde bambaşka kurallar üretme potansiyeli göz önüne alındığında bu savaş, tüm Körfez’in stratejik çehresini şekillendirecek kurucu bir kırılma noktası niteliğindedir.
Körfez, Irak-İran Savaşı’nın 1988’deki nihayetinden bu yana, ana hatları 1991’de Kuveyt’in kurtarılmasıyla çizilen bir güvenlik düzeni içinde varlığını sürdürdü.
Bu düzenin taşıyıcı sütunları üç temel unsura dayanıyordu: Yoğun ABD askeri varlığı, sözde İran tehdidinin sınırlandırılması, petrol ile küresel ticaret akışının Körfez’deki deniz geçitlerinden kesintisiz şekilde sürdürülmesi.
Otuz yılı aşkın süre boyunca bu formül, geçirdiği krizlere ve yapısal dönüşümlere rağmen bölge ilişkilerini belirleyen ana çerçeve oldu.
Ne var ki 2026 savaşı, bu tarihi formülün sınırlarını açığa çıkardı. İstikrarın yegane güvencesi görülen ABD, hiçbir hukuki dayanağı olmayan bir savaşa müdahil olarak bu istikrarı doğrudan sarsan bir aktöre dönüştü.
İlişkilerin caydırıcılık ve çevreleme dengesiyle yürütüldüğü İran ise rejimini yıkmayı ve içeriden parçalamayı hedefleyen bu saldırganlığa karşı, dünyanın en büyük gücüyle açık bir çatışmaya girdi. Savaşın kısa süreceği vaadine zımnen inanarak destek veren ya da buna zorlanan kimi Körfez ülkeleri ise kendilerini devasa bir yangının ortasında buldu ve önceliklerini hızla değiştirmek zorunda kaldı.
İllüzyon dağıldığında, temel kaygılarının İran’ı mağlup etmekten ziyade, bu çatışmanın savaş alanına dönüşmekten kaçınmak ve ucu bucağı görünmeyen ekonomik ve stratejik bir uçuruma sürüklenmeyi önlemek olduğunu anladılar.
Bu yönüyle savaş, yalnızca mevcut dengeleri sarsmakla kalmadı; Körfez ülkelerini güvenlik kavramının kendisini yeniden tanımlamaya zorladı.
Geçtiğimiz on yıllarda Körfez güvenliği, temelde ABD’nin askeri himayesi ve dış tehditlerin savuşturulmasıyla özdeşleştiriliyordu.
Bugün ise bu kavram, finansal piyasaların istikrarını, doğrudan yabancı yatırımların sürekliliğini, dijital altyapının korunmasını, tedarik zincirlerinin güvenliğini ve ekonomik dönüşüm projelerine uygun bir ortamın sürdürülmesini kapsayacak şekilde genişleyerek çok daha karmaşık bir yapıya büründü.
Zira Körfez devletleri, artık yalnızca petrol ihracatına bağımlı geleneksel rantiye yapılar olmaktan çıkıp ekonomilerini yeniden inşa ederek kendilerini küresel finans, hizmet, teknoloji ve turizm merkezlerine dönüştürme yolunda devasa projeler yürütüyor.
Dolayısıyla, uzun soluklu herhangi bir güvenlik bunalımı, bu projelerin ekonomik ve siyasi meşruiyet zeminini doğrudan tehdit ediyor.
Bu nedenle Körfez başkentlerinin, savaşın (ya da daha doğrusu İran’a yönelik büyük askeri operasyonların ardından gelen düşük yoğunluklu evresinin) getirdiği riskleri, geçmiş on yılların reflekslerinden farklı bir mantıkla ele alması şaşırtıcı değildir.
Geçmiş krizlerde tarafgirlik ve keskin saflaşmalar belirleyiciyken, bugün kriz yönetiminin temel parolasını risk yönetimi oluşturuyor.
Dolayısıyla karar alıcıların zihnini kurcalayan soru artık İran’ın nasıl mağlup edileceği ya da ABD’ye nasıl destek verileceği değil; ulusal çıkarların savaşın yıkıcı etkilerinden nasıl korunacağıdır.
Bu farkındalık, Körfez güvenliğinin tek bir dış güce ya da bölgesel komşularla sürekli çatışmaya dayandırılamayacağı esasına oturan "yeni bir Körfez doktrini"ni kalıcı hale getirebilir.
Bu doğrultuda Körfez ülkeleri, tek bir eksene bağımlı kalmak yerine, güç kaynaklarını ve ortaklıklarını çeşitlendirme yoluna gidecektir.
Kuşkusuz bu durum, ABD ile ilişkilerin koptuğu ya da gerilediği anlamına gelmez; Washington, askeri üsleri, istihbarat ağları ve ticari bağlarıyla Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin en önemli güvenlik ortağı olmayı öngörülebilir gelecekte de sürdürecektir.
Ancak bu ilişkinin doğası değişime gebedir. Geçmiş on yılların mutlak bağımlılık ilişkisi, yerini tek taraflı tabiiyet yerine çok boyutlu ortaklıklara dayanan, daha özerk bir modele bırakabilir.
Bu eğilimin ilk işaretleri, son yıllarda Çin, Hindistan, Güney Kore ve diğer Asya güçleriyle geliştirilen yakınlaşmada zaten görülüyordu.
Ekonomik çeşitlendirme politikası, savaştan sonra kapsamlı bir stratejik tercihe dönüşebilir. Nitekim Çin, Körfez petrolünün en büyük alıcısı konumuna gelmiş durumdadır; Hindistan önümüzdeki on yıllarda dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri olmaya adaydır ve genel olarak Asya, bölge ülkelerinin birinci ekonomik ortağı sıfatıyla önemini her geçen gün artırmaktadır.
Buradan hareketle Körfez, büyük güçler arasındaki kutuplaşmanın esiri olmadan, dengeli bir küresel ilişkiler ağı kurmayı hedefleyen "stratejik çok taraflılık" iklimine doğru adım adım ilerlemektedir.
Savaş sonrası dönemin en karmaşık sınamasını ise İran oluşturmaktadır. Tahran, dostun da düşmanın da tahmin ettiğinden çok daha güçlü bir şekilde bu sınavdan çıktı.
Askeri ve iktisadi altyapısının ciddi kayıplar vermesine karşın, gösterdiği direnç, toplumsal kenetlenme, coğrafi konumu, nüfus potansiyeli ve doğal kaynakları, İran’ın bölgesel güvenlik denklemlerinden dışlanmasını artık imkansız kılmaktadır.
Bu çerçevede, Tahran’a yönelik topyekun çevreleme stratejisinin gerçekçiliğini yitirmesiyle birlikte Körfez ülkelerinin ikili bir yaklaşım benimsemesi beklenmektedir: Bir yandan öz savunma ve caydırıcılık kapasitelerini güçlendirirken, diğer yandan İran ile diplomatik ve siyasi iletişim kanallarını canlı tutmak.
Deneyimler göstermiştir ki coğrafya, hasımları bile birlikte yaşamaya zorlar ve rekabeti yönetmek, onu tamamen sona erdirmeye çalışmaktan çok daha yapıcı sonuçlar verir.
Körfez ülkeleri, İran’ın bu kez ilettiği diyalog çağrısını ciddiyetle ele almış ve bölgesel istikrarın dış aktörlerin müdahalesinden uzak, dengeli bir ortaklık ve karşılıklı çıkar ilişkisiyle tesis edilebileceğini kavramıştır.
Nihayetinde savaş, Körfez ülkelerini bölgesel stratejilerini gözden geçirmeye zorlayabilir. Bu cepheleşme göstermiştir ki bölgesel nüfuz çabaları, içsel ekonomik ve teknolojik açıkların yerini doldurmaya yetmemektedir ve ucu açık çatışma politikaları hem devletlere hem de toplumlara ağır bedeller ödetmektedir.
İç istikrarın görece sağlanması durumunda, başta İran ve Körfez ülkeleri olmak üzere taraflar arasındaki yakınlaşma, bölge ekonomilerinin canlandırılması ve dengenin yeniden kurulması için kaçınılmaz bir rota haline gelecektir.
KİK düzeyinde ise savaşın etkileri, yıllardır süren bölünmüşlüğün ardından kolektif güvenlik fikrini yeniden canlandırabilir. Füzelerden insansız hava araçlarına, siber saldırılardan kritik altyapıların hedef alınmasına kadar uzanan yeni nesil tehditlerin dar ulusal sınırları tanımadığı gerçeği; güvenlik, savunma, istikrar ve teknoloji alanlarında yalnızca KİK üyeleri arasında değil, bu üyelerin ulusal güvenlik çemberine giren tüm komşu aktörlerle ortak bir yaklaşım geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bununla birlikte, en köklü dönüşüm askeri alandan ziyade siyasi düzlemde yaşanabilir. Savaş, Körfez ülkelerine, küresel güçlerin gündeminden bağımsız, özgün öncelikler belirlemeleri gerektiğini gösterdi.
Bugün bu devletlerin asıl hedefi savaşmak değil; ulusal ekonomilerini inşa etmek, bölgeyi küresel bir yatırım, teknoloji ve hizmet üssüne dönüştürmek ve tüm kıyıdaş ülkelerin çıkarlarını gözeten bir bölgesel güvenlik mimarisi kurmaktır.
Bu, bölgesel istikrarı onlar için varoluşsal bir ihtiyaç haline getirmektedir. İsrail ile normalleşme adımlarının da bu yeni dönemde yeniden değerlendirilmesi muhtemeldir. Zira savaş ve Filistin’deki gelişmeler, önceki normalleşme dalgasının dayandığı varsayımları büyük ölçüde çürüttü.
Artık İsrail ile kurulacak ilişkileri, bölgesel istikrarın veya ekonomik kalkınmanın sihirli bir kapısı olarak sunmak mümkün değildir; aksine, Benyamin Netanyahu liderliğindeki aşırı sağcı hükümetin varlığı sebebiyle Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Umman’da normalleşmeye yönelik belirgin bir mesafe oluşmuştur.
Nitekim eski Suudi İstihbarat Başkanı Türki el-Faysal’ın, İsrail’i İran’dan daha öncelikli bir tehdit olarak nitelemesi ve Netanyahu’yu barış için güvenilmez bir aktör olarak ilan etmesi, bu yaklaşımın açık bir yansımasıdır.
Son kertede, 2026 savaşı, 1991’deki Kuveyt’in kurtarılışının ardından başlayan tarihi bir dönemin kapanışı niteliğindedir. O dönem kurulan bölgesel düzen, mutlak ABD hegemonyasına, İran karşıtlığına ve dış güvenlik şemsiyesine dayanıyordu.
Bugün şekillenen yeni düzen ise çok farklı temeller üzerinde yükselmektedir: Küresel ortakların çeşitlenmesi, tek bir gücün kendi iradesini dikte etme kabiliyetinin gerilemesi, İran’ın bölgesel bir aktör olarak yükselişi, ekonomik kalkınma önceliklerinin öne çıkması ve Körfez ülkelerinin edilgen bir sahne olmaktan çıkıp etkin birer bölgesel özneye dönüşme çabası. Bu açıdan bakıldığında, savaşın en kalıcı etkisi Körfez başkentlerindeki stratejik zihniyet değişimi olacaktır.
Başkalarının kurduğu dengelere uyum sağlamakla geçen on yılların ardından Körfez, kendi dengelerini kurma, güvenliğini ve çıkarlarını kendi önceliklerine göre tanımlama yolunda yeni bir döneme girmektedir.
İran ile ABD arasında beklenen nihai uzlaşma da bölgesel ve küresel sahnede belirleyici rol oynamaya aday aktörlere yeni ufuklar açacaktır. Önümüzdeki on yıl boyunca Orta Doğu’daki en köklü dönüşüm tam da bu mecrada yaşanacaktır.
Fuad İbrahim
Çeviri: YDH

Yeni yorum ekle