İran Neden Lübnan Ateşkesini Müzakerelerin Önemli Bir Parçası Olarak Vurguluyor?
İran ile Amerika arasındaki müzakerelerin yalnızca bir parçası değil, aynı zamanda temel bir şartı haline gelen Lübnan ateşkesi, Tahran açısından vazgeçilmez bir kırmızı çizgi olarak görülüyor.
Welayet News - Lübnan’daki ateşkes yalnızca İran ile ABD arasındaki müzakerelerin bir parçası olmakla kalmamış, aynı zamanda Tahran için “temel bir şart” ve “vazgeçilmez kırmızı çizgi” haline gelmiştir.
İran en başından itibaren ve sürekli olarak, “Lübnan’daki ateşkesin, savaşı sona erdirmeyi amaçlayan her türlü anlaşmanın zorunlu bir şartı” olduğunu vurgulamıştır.
Başka bir ifadeyle, Lübnan ateşkesinin ayrı ve yalnızca yerel bir mesele olduğu düşüncesinin aksine, bu konu Tahran ile Washington arasındaki üst düzey müzakerelerde tek ve birbirine bağlı bir paket olarak gündeme getirilmiştir.
İran’ın bakış açısına göre, Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan 40 günlük savaş ile bunun ardından Hizbullah’ın savaşa dahil olması sonucu Lübnan’da şiddetlenen çatışmalar, tek bir savaşın iki cephesi olarak değerlendirilmektedir.
Bu nedenle Tahran açıkça ilan etmiştir ki, “İran ile Amerika arasındaki ateşkes kesin olarak bütün cepheleri kapsayan bir ateşkestir; Lübnan da buna dahildir.”
İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi de “Bir cephede ateşkesin ihlal edilmesi, bütün cephelerde ateşkesin ihlal edilmesi anlamına gelir” diye vurgulamıştır.
İran bu bağlantılı durumu, Amerika karşısında stratejik bir baskı aracı olarak kullanmıştır. Hizbullah’ın, İran’ın bölgedeki en güçlü müttefiki olarak İran’a yapılan saldırının hemen ardından savaşa girmesi nedeniyle Tahran, müzakereleri durdurma tehdidinde bulunarak Amerika’dan İsrail’i dizginlemesini isteme imkânına sahip olmuştur.
Bu strateji pratikte de belirli ölçüde başarılı olmuştur. Nitekim dönemin ABD Başkanı Donald Trump bizzat devreye girerek arabuluculuk yapmış ve tarafları sınırlı bir ateşkese yönlendirmiştir.
Her ne kadar İran ile Amerika arasındaki ateşkes 8 Nisan 2026 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiş olsa da İsrail, Lübnan’daki saldırılarını sürdürmüş ve hatta genişletmiştir. Özellikle İsrail rejiminin Beyrut’un güney banliyösünde (Dahiye) büyük bir operasyon başlatacağını açıklaması dikkat çekmiştir.
Bu girişim İran’ın hızlı ve sert tepkisine neden olmuştur. Bu çerçevede, Tesnim Haber Ajansı İran müzakere heyetinin Amerika ile yürütülen dolaylı görüşmeleri askıya aldığını duyurmuştur:
“İsrail rejiminin Lübnan’daki suçlarının devam etmesi ve Lübnan’ın ateşkesin ön şartlarından biri olması dikkate alınarak, ayrıca şu anda bu ateşkesin bütün cephelerde, Lübnan da dahil olmak üzere ihlal edilmiş olması nedeniyle İran müzakere heyeti, arabulucular aracılığıyla yürütülen görüşmeleri ve metin alışverişini durdurmaktadır.”
“İsrail rejimi ordusunun Gazze ve Lübnan’daki saldırgan ve vahşi operasyonlarının derhal durdurulması ve rejimin Lübnan’da işgal ettiği bölgelerden tamamen çekilmesinin gerekliliği, İranlı yetkililer ve müzakereciler tarafından vurgulanmıştır. İran’ın ve direnişin bu konudaki talepleri karşılanmadığı sürece herhangi bir görüşme söz konusu olmayacaktır.”
İran’ın üst düzey yetkilileri arasında yer alan Muhammed Bagır Galibaf ve Abbas Irakçi de sert ifadelerle bu girişimi kınamış ve Amerika’yı “İsrail’i kontrol edememek” ve “ateşkesi ihlal etmekle” suçlamıştır.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi, yaptığı açıklamada şunları söylemiştir:
“İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ateşkes, hiçbir belirsizlik olmaksızın, Lübnan dahil olmak üzere bütün cepheleri kapsayan bir ateşkestir.”
O ayrıca şunları eklemiştir:
“Bu ateşkesin herhangi bir cephede ihlal edilmesi, bütün cephelerde ihlal edilmesi anlamına gelir.”
Dışişleri Bakanı bu konuda X hesabında şu ifadeleri kullanmıştır:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, bu ateşkesin herhangi bir şekilde ihlal edilmesinin sonuçlarından sorumlu olacaktır.”
Bundan önce de Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail, haftalık basın toplantısında Lübnan’daki ateşkesi, savaşı sona erdirecek her türlü ateşkes ve nihai anlaşmanın ayrılmaz bir parçası olarak nitelendirmiş ve şöyle demişti:
“Biz İran İslam Cumhuriyeti olarak, Lübnan’a ve Lübnan direnişine İsrail rejiminin yasa dışı saldırı ve tecavüzlerine karşı yardımcı olmak için yapabileceğimiz hiçbir girişimi esirgemeyeceğiz.”
Öte yandan İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf da X hesabında şu paylaşımı yapmıştır:
“Soykırımcı Siyonist rejimin Lübnan’a karşı deniz ablukası uygulaması ve savaş suçlarını yoğunlaştırması, Amerika’nın ateşkese bağlı olmadığının açık kanıtlarıdır. Her tercihin bir bedeli vardır ve o bedelin faturası da er ya da geç gelir. Her şey yerli yerine oturacaktır.”
Bu çerçevede İran Silahlı Kuvvetleri Kıdemli Sözcüsü Ebulfez Şekarçi, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını kınayarak bu rejimi saldırgan ve çocuk katili olarak nitelendirdi ve şunları söyledi:
“Tel Aviv, ateşkes ortamını kötüye kullanarak Lübnan topraklarına saldırmış ve binlerce masum vatandaşı katletmiştir.”
Batılı ülkelerin bu gelişmelere yaklaşımını da eleştiren Şekarçi şu ifadeleri kullandı:
“Bazı Batılı devletler ya sessiz kalmayı tercih etmiş ya da bu eylemleri desteklemeyi sürdürmüştür.”
Şekarçi, Lübnan halkına karşı işlenen vahşet suçlarının devam etmesinin İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri açısından tahammül edilemez olduğunu da vurguladı. Bu tutum, Tahran’ın Lübnan’daki sahadaki gelişmelere ilişkin güvenlik uyarılarının seviyesini yükselttiğini göstermektedir.
Tabnak’ın haberine göre, bu tehditlerin ardından İsrail rejimi Güney Lübnan’a yönelik planladığı saldırıyı ertelemiş ve Trump ile Netanyahu arasındaki telefon görüşmesinde ABD Başkanı, Hizbullah saldırılarının durdurulması karşılığında bu saldırıların da durdurulacağını açıklamıştır.
Amerika’nın İsrail’e Güney Lübnan’daki son saldırıları yoğunlaştırması için yeşil ışık yakmasına rağmen, İran’ın tehditlerinin ardından Washington İsrail’i dizginlemek zorunda kalmıştır.
Özellikle de Hatemü’l-Enbiya Merkez Karargâhı şu uyarıyı yapmıştı:
“Rejimin ateşkesi defalarca ihlal etmesi nedeniyle, Dahiye ve Beyrut’un bombalanması tehdidinin hayata geçirilmesi halinde, işgal altındaki toprakların kuzey kesimlerinde ve askerî yerleşimlerinde yaşayanlara zarar görmek istemiyorlarsa bölgeyi terk etmeleri konusunda uyarıda bulunuyoruz.”
Hatemü’l-Enbiya Merkez Karargâhı yayımladığı bildiride şu açıklamayı yapmıştı:
“Netanyahu bölgedeki saldırganlıklarını sürdürerek Dahiye ve Beyrut’u bombalamakla tehdit etmiş ve bölge sakinlerine tahliye uyarısı yapmıştır.”
ABD Başkanının Netanyahu’yu Beyrut’a büyük bir saldırı düzenlemekten vazgeçirdiği yönündeki iddiasına ilişkin olarak İran Dışişleri Bakanlığı Hukuk ve Uluslararası İşlerden Sorumlu Yardımcısı Kazım Garibabadi X hesabında şu mesajı paylaşmıştır:
“Lübnan, Suriye ve işgal altındaki Kudüs’te yaşanan son gelişmeler bir gerçeği daha açık hale getirmiştir: Bölgedeki kriz ‘dağınık gerilimlerin’ sonucu değildir; devletlerin egemenliğini ihlal eden, ateşkesi anlamsız hale getiren ve Filistinlilerin kutsallarına saldıran Siyonist rejimin suçlarının ürünüdür.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi artık yalnızca kaygı ifade etmek ve genel çağrılar yapmak aşamasını geçmeli, Siyonist rejime karşı bağlayıcı ve cezalandırıcı kararlar almalıdır.
Uluslararası hukuk, düşük maliyetli ve etkisiz kınamalarla korunamaz.
Bu çerçevede ABD Başkanının Netanyahu’yu Beyrut’a büyük bir saldırı düzenlemekten vazgeçirdiği yönündeki iddiası, Washington’un barış yanlısı olmasından çok, İsrail rejiminin saldırılarını doğrudan yönettiğinin göstergesidir.
Eğer bağımsız bir devletin başkentine saldırı kararı tek bir telefon görüşmesiyle değişebiliyorsa, asıl soru şudur: O halde neden aylar boyunca ateşkes ihlalleri, Lübnan’a saldırılar, halkın yerinden edilmesi ve bu ülkenin egemenliğine yönelik tehditler Batı’nın siyasi ve askerî desteğiyle devam etti?”
Bu durum, İsrail’in bu sürecin temel istikrarsızlaştırıcı aktörü olduğu yönündeki değerlendirmelerle birlikte ele alınmaktadır. Habere göre dönemin İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, İran’a nefes alma imkânı sağlayacak her türlü anlaşmaya karşı çıkmış ve Washington’daki güçlü lobisi aracılığıyla müzakere sürecini sabote etmeye çalışmıştır.
İsrail’in stratejik hedefi, Lübnan cephesini ana müzakerelerden ayrı tutmak ve böylece diplomasi sürecini felce uğratmak olarak değerlendirilmektedir.
Not: bu analiz Tabnak sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
Rasthaber

Yeni yorum ekle