Trump'ın Arap Ülkelerine Yönelik Yeni Şantaj Planı
ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ülkelerinin İsrail ile normalleşme sürecine katılması gerektiğini vurgulaması, diplomatik bir girişimden ziyade ABD’nin çürümüş politikalarını anımsatıyor.
Welayet News - ABD Başkanı Donald Trump’ın, son günlerde İran ile olası bir anlaşmadan bahsederken daha fazla Arap ülkesinin İsrail ile normalleşme sürecine katılması gerektiğini vurgulaması, diplomatik bir girişimden ziyade ABD’nin çürümüş politikalarını anımsatıyor. Bu politika, Arap ülkelerini gerçek ortaklar olarak değil, Washington’ın çıkarlarını ilerletmek ve İsrail’in güvenliğini temin etmek için birer "araç" olarak gören o eski anlayışın ta kendisidir.
Geçtiğimiz yıllarda Washington’da iktidara gelen çeşitli hükümetler, bölgedeki Arap devletlerine Tel Aviv’e yaklaşmanın ve Washington’ın güvenlik projeleri çerçevesinde hareket etmenin istikrar ve huzur getireceği algısını pompalamaya çalıştı. Peki, bu politikaların pratik sonucu ne oldu? Bölge bugün daha huzurlu değil; aksine güvenlik sorunları, siyasi krizler ve askeri gerilimlerle karşı karşıyadır.
Trump, belki de bu bakış açısını hiçbir sansür uygulamadan, açıkça dile getiren tek siyasetçi. Defalarca Arap ülkelerini ABD politikalarının "finansman kaynağı" olarak tanımladı; şimdi de aynı yaklaşımı "Abraham Anlaşmaları"nı genişletmeye yönelik baskı aracı olarak kullanıyor. Bu politikanın net anlamı şudur: Arap devletleri bedel ödemeli, siyasi tavizler vermeli ve nihayetinde geçmişte güvenilir olmadığı defalarca kanıtlanmış teminatlara bel bağlamalıdır.
İsrail’le Normalleşme Planı: Güvenlik İnşa Etmeyen Bir Proje
Bazı Arap devletlerinin İsrail ile normalleşme süreci başladığında, ABD medyasının temel söylemi bu anlaşmaların bölgedeki gerilimleri azaltacağı ve kolektif güvenlik için yeni bir yol açacağı yönündeydi. Ancak son birkaç yılda yaşanan gelişmeler, tüm bu iddiaları çürüttü.
Ne bölgesel çatışmalar durdu, ne tehditler ortadan kalktı, ne de bu sürece dahil olan ülkeler kendilerini daha güvende hissetti. Aksine, birçoğu bugün kendisini eskisinden daha büyük güvenlik krizlerinin ortasında buluyor. Arap ülkelerinin ekonomik altyapıları, enerji güzergahları ve hatta jeopolitik konumları defalarca tehdit altında kaldı. Bu durum, güvenliğin "göstermelik anlaşmalar" imzalamakla sağlanamayacağını bir kez daha kanıtladı.
Gerçekte ABD’nin Arap ülkelerine pazarladığı şey "güvenlik" değil, daimi bir "bağımlılıktı". Bu bağımlılık, İslam dünyası için ağır mali ve siyasi bedeller doğurdu. Devasa silah satışı anlaşmaları, Washington’a siyasi sadakat gösterme baskısı ve pahalı bölgesel projelere girişmek, Arap devletlerinin somut bir istikrar elde edemeden ödedikleri bedelin sadece bir parçasıydı.
Öte yandan İsrail’le normalleşme, Filistin meselesini çözmediği gibi, Arap devletleri ile İslam dünyasının kamuoyu arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi. Filistin, bölge halkları için hâlâ merkezi bir mesele olma özelliğini koruyor ve bu gerçeği görmezden gelmeye yönelik her türlü adım, Arap toplumları içindeki güvensizliği artıracaktır.
Savaşın Öğrettikleri: Direniş Mi, Bağımlılık Mı?
İran’a yönelik saldırılarla başlayan 40 günlük savaş sürecindeki gelişmeler, birçok eski denklemi değiştirdi. ABD ve İsrail’in "maksimum baskı" ile bölgedeki dengeyi kendi lehlerine çevirebileceklerini sandıkları bir ortamda, İran’ın direnişi Batı Asya denklemlerinin artık eskisi gibi tek taraflı olmadığını gösterdi.
Bölge kamuoyunun dikkatini çeken şey sadece işin askeri boyutu değildi; aynı zamanda ABD’ye bağımlılığın zorunlu olarak güvenlik getirmediği ve direnişin de kaçınılmaz olarak "çöküş" anlamına gelmediği gerçeğiydi. Bu durum, ABD’nin yıllarca kendi ve İsrail’in bölgedeki "mutlak gücü" üzerine inşa etmeye çalıştığı imajı sarstı.
Buna karşın, yıllardır ABD desteği üzerine politika inşa eden birçok Arap devleti, devasa silah alımlarının ve Washington ile tam uyumun bile onlara kalıcı bir güvenlik sağlayamadığını gördü. Günümüzde Arap elitlerinin bir kısmı şu soruyu soruyor: “Bu yolu izlemeye devam etmek bölge halklarının gerçekten yararına mı?”
Gerçek şu ki, son birkaç on yılın deneyimi, ABD’nin istikrar sağlamaktan ziyade, bölgesel krizleri kendi çıkarlarını yönetmek için kullandığını gösteriyor. Gerilim ne kadar artarsa, silah satışları o kadar artıyor, yeni koalisyonlar kuruluyor ve Arap ülkelerinin güvenlik bağımlılığı o kadar derinleşiyor.
Arapların Kaderi: Bağımsızlık Mı, Tarihsel Bir Hatanın Tekrarı Mı?
Bugün Arap dünyası önemli bir sınavla karşı karşıya. Bazı devletler hâlâ Washington ve Tel Aviv’e daha fazla yaklaşmanın konumlarını sağlamlaştırabileceğini düşünse de, yakın geçmişin tecrübeleri başka bir mesaj veriyor. Batı Asya bölgesi, artık eski formüllerle yönetilemeyecek bir aşamaya girmiştir.
Arap halkları, İsrail ile normalleşme projesinin ne savaşı durdurduğunu, ne Filistin krizini çözdüğünü, ne de Arap ülkelerine yönelik tehditlerin artmasını engellediğini net bir şekilde görüyor. Bu koşullar altında, aynı yolda ısrar etmek, Arap dünyası içindeki siyasi ve sosyal fay hatlarını daha da derinleştirebilir.
Trump'ın normalleşmeyle ilgili son açıklaması da ABD’nin bölge bakışının hâlâ bir "maliyet-fayda" analizine dayandığını kanıtladı. Bu bakış açısında Arap ülkeleri, ABD projelerini ilerletmek için mali kaynaklarını, siyasi kapasitelerini ve hatta bölgesel itibarlarını harcamak zorunda kalıyorlar; ancak gelecekleri için gerçek bir güvence elde edemiyorlar.
Sonuç:
Son yıllardaki gelişmeler, ithal edilen güvenliğin kalıcı olmadığını göstermiştir. Dış güce dayanarak ve halklarının taleplerini görmezden gelerek istikrar yaratabileceklerini sanan Arap devletleri, er ya da geç bölgenin sert gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalacaklardır. İsrail ile normalleşme deneyimi de bugüne kadar bu sürecin ne refaha yol açtığını ne de mevcut krizleri azaltabildiğini ortaya koymuştur.
Belki de şimdi Arap ülkelerinin, başarısız Amerikan reçetelerini tekrarlamak yerine, kendi çıkarlarını bağımsız bir şekilde yeniden tanımlamaya yönelme zamanı gelmiştir. Bölge, en çok korku, bağımlılık ve Filistin davası üzerinden yapılan pazarlıklar üzerine kurulu ittifaklar değil, bölge halkları arasında gerçek bir işbirliğine ihtiyaç duymaktadır.

Yeni yorum ekle