Amerikan denklemi / Mücahit Gültekin yazdı...
"ABD emperyalizminin başarısı aralarında uzlaşmaz çelişkiler ve düşmanlıklar bulunan yapıları kendi asli düşmanına karşı aynı safta buluşturabilme becerisinde yatmaktadır:"
Welayet News - SDG’nin bugüne kadar ABD’nin Suriye’de partneri olarak rol alması, Suriye rejiminin saldırıları sonrası ABD ve İsrail’den “yardım” talebinde bulunması haklı olarak pek çok eleştiriye uğradı. İktidara yakın isimler de bu fırsatı kaçırmadı. SDG’nin ne kadar “Amerikancı” olduğu yönünde yorumlar yapıldı.
Peki ya Türkiye’nin ABD’yle olan ortaklığı? Ya yeni Suriye yönetiminin ABD’yle olan ittifakı, İsrail’e verdiği güvenceler, İsrail’le yaptığı “istihbarat” anlaşmaları? Ya bizim Filistin’de soykırım sürerken, İsrail’le olan ilişkileri kesintisiz sürdürmemiz? ABD Yemen’i bombalarken Trump’ı “dost ve müttefik” olarak tanımlamamız?
Kürtlere “haram” olan şeyi bize “helal” kılan nedir? Sarık mı, cüppe mi, tekbir mi?
2018’de ABD ve müttefikleri Suriye’yi bombaladığında bunu “yetmez ama evet” moduyla karşılamamış mıydınız? Atılan füzelerin sayısını az bulmamış mıydınız?
Bu tablo emperyalist makinenin bölgemizde 80 yıldır neden teklemeden çalıştığını anlamamızı sağlıyor. ABD’ye öfke duymak, ondan nefret etmek, ona karşı sloganlar atmak önemli değil. ABD’nin bunları umursamadığından emin olabilirsiniz. ABD haydutluğunun “meşruiyetini” bölgemizdeki irili-ufaklı aktörlerin kendi aralarındaki uzlaşmaz çelişkileri üretiyor. ABD İsrail’in güvenliğini merkeze alan bölgesel düzenin taşlarını tek tek döşerken, bölgesel ya da yerel aktörlerin çıkarlarını harç olarak kullanıyor. Sadece “çıkar” değil, buna ideolojik/mezhebi/kavmi saplantıları da eklemeliyiz. Bu saplantılar bölgedeki aktörler arasında sadece sürekli bir güvensizlik/düşmanlık üretmekle kalmıyor aynı zamanda bu aktörlerin kendi çıkarlarını ABD’nin bölgesel çıkarlarıyla aynı hizada buluşturmayı temel bir politika olarak benimsemesine yol açıyor.
ABD’nin bölgesel varlığını mümkün kılan, hatta bunu politik bir arzuya dönüştüren; hep birlikte kaybedişimizin garantisini veren denklem budur.
Yenilgilerimizi ve bitmeyen acılarımızı bizim kaderimiz haline getiren şey bu denklemin dışına çıkarak düşünebilme yetisini kaybetmiş olmamızdır. İktidara entegre yapıların Trump’ın ülkemize yaptığı iltifatları (Filistin’deki soykırım devam ederken) “itibar teyidi” olarak görmesi bu bilinç yitiminin trajik bir kanıtıdır. Bu durum sadece sağın iktidarıyla ilgili bir şey değildir, merkez solun siyasal davranışları da aynı menzile hareket etmek üzere kodlanmıştır. CHP vekili Utku Çakırözer’in İran’a karşı NATO’yu genişletmek ve “safları sıklaştırmak” çağrısı yaptığı rapor bu tespiti doğrulayan pek çok örnekten biridir. Hatta devrimci sol içindeki bazı grupların bile Amerikan/İsrail destekli İran muhalefetinden medet umar hale gelmesi bu denklemin kapsadığı genişliği göstermektedir.
ABD emperyalizminin başarısı aralarında uzlaşmaz çelişkiler ve düşmanlıklar bulunan yapıları kendi asli düşmanına karşı aynı safta buluşturabilme becerisinde yatmaktadır: Sünni’yle Şii, Türkle Kürt, solcuyla sağcı, sekülerle dindar ABD’nin düşmanına karşı aynı cephede yer alabilmektedir. Bu tabii ki salt ABD’ye ait olan bir başarı değil. O’nun başarısı herkesi sarmış olan yobazlığı, cehaleti, pragmatizmi, küçük hesapçılığı yerinde ve zamanında koordine edebilmesidir. ABD tarafından satıldığında bile suçu kendinde arayan bir politik bilinç kaybıyla malül bu topraklar. Diasporada yaşayan Kürt aydınları Tom Barrack’ın aşağılayıcı açıklamalarını Kürt siyasetçilerin ABD’de yeterince lobi yapmamasına bağlayabiliyor. Sorunlarımızın ancak ABD’nin hakemliği, yardımı, iltifatı ve ihsanıyla çözülebileceğine dair bir perspektif “akide” haline almış durumda. ABD tarafından aşağılanmış olmak, tehdit edilmiş olmak ya da satılmış olmak bunu değiştirememektedir.
Siyasal tarihimizde bu inancın pek çok örneğini bulmak mümkündür.
Adalet Partisi milletvekili Gökhan Evliyaoğlu’nun 1964’te Johson Mektubu’yla Kıbrıs meselesinden dolayı tehdit edildiğimiz günlerde Meclis’te yapmış olduğu konuşma bu inancı yansıtır: “Batı tehditle, şantajla, korkutmakla kazanılacak bir dünya değildir... Batı dünyasının bu hareketlerini hatta kendisini iyice tanıtmamış olan bir ülkeye tevcih edildiği zaman itham etmeye hakkımız yoktur. Bizim iltica mecburiyetinde olduğumuz şey, ... Batı dünyasına hâkim olan büyük medeniyet esprisidir. Bu espriye kendimizi kabul ettirememişiz, ettiremedik ve ettirmemekte ısrar ediyoruz.”
Aynı akideyi Hüseyin Cahit Yalçın’da da görürüz. İngilizler tarafından 1919’da Malta’ya sürgüne gönderilen Yalçın döndüğünde Tanin gazetesinde hatıralarını tefrika eder. “İngiltere Hükümeti bizi Malta’ya sürmekle bizlerin şahsımıza maddi ve manevi pek büyük fenalık etti.” diyen Yalçın yine de yönümüzün İngiltere olması gerektiğini söyler: “Gene Türk Cumhuriyeti, İngiliz Hükümetine karşı husumet hissiyatı içinde yaşamamalıdır. İngiltere ile hoş geçinmek mümkün olduğu kadar derin ve devamlı münasebeti dostane tesisine çalışmak Türk vatanının menfaati icabatındandır.”
*
Amerikan denklemi bu bölgedeki her bir siyasi aktörün çıkarını, bir diğerinin zararı üzerine kuruyor. Bizleri büyük kaybetmek pahasına “küçük kazanmaya” koşullandırıyor. Yarın gözyaşı ve keder olarak yine bize dönecek olsa da, bugünün sahte sevincine bizi razı ediyor. Bizlere kardeşlerimizin, komşularımızın, akrabalarımızın ağıtlarından zafer şarkıları bestelemeyi öğretiyor.
Amerikan denklemi siyasal hafızamızı paramparça ediyor; ne bize yol gösteriyor ne de ibret veriyor. İdeolojik ve siyasal kampların arasına aşılmaz duvarlar örüyor. Empatiyi değil, yargılamayı salık veriyor. Her birimizi bir diğeri için bir etikete, bir damgaya, bir nefret objesine dönüştürüyor. Amerikan denklemi bölücü, ayrıştırıcı çıkarlara tabi olmayan her eylemi lanetliyor. Her İlahi şiar, her kutsal kavram Amerikan denklemi içinde sorumsuzca tüketiliyor. Amerikan denkleminde büyük yenilgiler, büyük zaferler gibi sunuluyor. Büyük yalanlar, İlahi gerçekler gibi sunuluyor. Irkçı ve kavmiyetçi saiklerle atılan her adım “besmele” çekilerek atılıyor.
Direniş cephesinin hayali bu denklemi aşacak, bu demir kafesi kıracak bir iradeyi uygulanabilir kılmaktı. Direniş cephesinin hayali, ABD’nin bölgeden atılması ve İsrail’in yok edilmesiydi. Çünkü bu toprakların yabancısı onlardır. Terör ve kaosun kaynağı onlardır. Bu hayali sürdürmek hepimiz için bir imtihan ve görevdir. Her sorunumuzu çözmese de her sorunumuzu çözebilmenin koşullarını var etmek buna bağlı. Farklılıklarımızı sömürgecilerin kaldıracına dönüştürmeden tartışabilmenin koşullarını var etmek buna bağlı.
Amerikan denklemi bu hayali “imkansız vaat”, “umutsuz çaba” olarak kodlar. Oysa kalplerimizi bir birine yaklaştıracak tek “sadık vaat” budur. Hayatın anlamı bu hayalin peşinden yürümektir; attığımız her adımda ulaşılması imkansız gibi görünse de.
Eduardo Galeano’nun söylediği gibi:
“Ütopya ufukta. Ben ona iki adım yaklaşıyorum o benden iki adım uzaklaşıyor. On adım daha gidiyorum, ufuk da on adım kaçıyor. O zaman anlamı ne ütopyanın, değil mi? Anlamı şu: Yürümeye devam etmek.”(Mücahit Gültekin/İslami Analiz)

Yeni yorum ekle