Ayetullah Amuli: İnsan bilimleri maneviyatla birlikte olmazsa sonuç vermez

Fri, 19/11/2021 - 18:57

Ayetullah Cevadi Amuli, Ulusal Maneviyat Araştırma Konferansı'na verdiği bir mesajda, maneviyatın alim olmanın mizanı olduğunu  ve insan bilimleri bu mizanla birlikte yürümezse sonuç vermeyeceğini vurguladı.

Welayet News  - “Maneviyat ve İslami İlimler” başlıklı ilk Ulusal Maneviyat Araştırma Konferansı, Ayetullah Cevadi Amuli'nin mesajıyla çalışmasına başladı.

Konferansa bir mesaj gönderen Ayetullah Cevadi Amuli, şu ifadelere yer verdi: İnsan bilimlerinde bir “bulma” lazımdır. Bu bulmanın bir mizanı/kriteri vardır. Bulmanın mizanı mantık (bilimi) değildir. Sarf, nahiv veya farsça gramer de değildir. Rabbani ilimler sahasında çaba gösterenler bu bulma için zikrettikleri bir mizan vardır ve o da ruhun taharetidir, ruhun takvasıdır ve melekleşmeye giden rüşt yolunun aşamalarıdır.

Ayetullah Cevdi’nin mesajının tam metni şöyledir:

أعوذ بالله من الشّیطان الرّجیم

بسم الله الرّحمن الرّحیم

الحمد لله ربّ العالمین و صلّی الله علی جمیع الأنبیاء و المرسلین و الأئمّة الهداة المهدیّین سیّما خاتم الأنبیاء و خاتم الأوصیاء علیهما آلاف التّحیة و الثّناء، بهم نتولّی و من أعدائهم نتبرّء إلی الله

Havza ve üniversitenin seçkin hoca ve akademisyenlerini saygıyla selamlıyorum. Maneviyat ve insan bilimlerinin bu vakur mahfilini organize edenleri takdir ediyorum ve makalelerle veya konuşmalarla bu konferansın bilimsel ağırlığına katkıda bulunan tüm değerli şahsiyetlere müteşekkiriz. Allahu Teala’dan nizamımızın, ülkemizin, dünya ve ahiretimizin hayrına, selah ve felahına olanı bize ihsan eylemesini diliyorum ki Yüce Allah’ın katında yüksek bir dereceye nail olalım, inşaallah.

Maneviyat ve insan bilimleri arasındaki bağ bu konferansın ana konusudur. Tebrübi ilimlerin bir mevzusu vardır, bir takım esasları vardır ve bir dizi meseleleri ki mizanı matıktan teşkil olmaktadır. Bilindiği üzere her istidlali ilmin bir mevzusu vardır. Bu ilimde o mevzunun avarız-i zatisi ve temel meseleleri tartışma ve araştırmaya tabi tutulur. Bir de tasavvuri ve tasdiki diye iki kısma ayrılan bir dizi temel esasları vardır ve bunlar o ilmin meselelerini çözmenin altyapısını oluşturur. Ve o ilmin bu temel esaslar ışığında hal yoluna konulan bir takım da meseleleri vardır. İstidlalciler için çözüm yolu da manktıktır. Bu suri/formel mantığın da suğrası, kübrası, kıyası, istikrası ve sairesi var. Buna “mizan” diyorlar. Bir bilim insanı ilminin mahsulünü benan veya beyan ile sunmak isterse bunu yapmak için mantık gereklidir veya onun ötesinde sarf ve nahiv lazımdır. Düşünmek için mantık ilmi, dile getirmek ve yazmak için de nahiv ve sarf ilmi lazımdır. Edebiyat dile getirme ve yazmanın mizanıdır, mantık ise düşünmenin mizanıdır. Mevzu, esaslar ve meseleler ise her ilmin ana öğelerinin bir parçasıdır.

İnsan bilimlerinin mevzu, esaslar ve meseleleri dışında, mantık adında bir “ilm-i husuli mizanı” ve bir de farsça gramer vb. gibi sarf ve nahiv adında bir “dillendirme ve yazma mizanı” vardır. Ancak, ilimler bağlamında maneviyatın payı nedir? İlim bazen ilm-i husulidir ve zihin için sonuç vericidir, burada mantık yeterlidir, çünkü mantık iyi bir mizandır ama ilmin getirisi insanın ruhunda etkili mi değil mi? Bunun için de bir mizan vardır ve o mizan mantık değildir, çünkü mantık anlamayla uğraşır; gramer veya sarf ve nahiv de değildir, zira bunlar dillendirme ve yazmayla ilgilenen ilimlerdir. İnsan bilimlerinde bir bulma lazımdır ve bu bulmanın da bir mizanı vardır; bulmanın mizanı mantık değildir, sarf ve nahiv veya farsça gramer de değildir. Rabbani ilimlerde çaba ve gayret içinde olanların bu bulma için zikrettikleri bir mizan vardır ve o da ruhun tahareti ve arınmasıdır, ruhun takvasıdır, melekleşmeye doğru ilerlerleyen rüştün dereceleridir.

Cehd edersen melek olursun, tedricen atlas olan da dut yaprağıdır (Sanai)

Özetle, istidlali ilmin bir konusu, bir takım esasları ve bir dizi meseleleri vardır, bu bir. İnsanın doğru anlayıp anlamadığını ortaya çıkaran mantık adında bir mizanı vardır, bu da iki. Üçüncüsü, dile getirmek ve yazmak için farsça gramer ya da sarf ve nahiv adında bir mizanı vardır. Ancak, alim insan bu ilmi buldu mu? Onun ruhunu etkiledi mi? Ruhen arınıp temizlendi mi? Mealen “Pislikten uzaklaş, hicret et” anlamındaki  “Ve-rrucze fehcur” ayetinin idrakine vardı mı varmadı mı? Bencillikten, gururdan, üstünlük peşinde olmaktan, ricsten, pislikten hicret etme ve uzaklaşma gerçekleşti mi? Bunları anlamak için mantık kafi değildir, mevzu, esaslar ve meseleler yeterli değildir, sarf ve nahiv kafi değildir. Bulmak bulmak demektir, dillendirmek ve yazmak da dillendirmek ve yazmak demektir! Alim olmanın mizanı maneviyattır, kavramsal düşünür olmak değil.  Bu mizan insan bilimlerine eşlik etmezse bir sonuç vermez.

“Böylece yakin edenlerden olması (ve diğerlerini hidayete erdirmesi) için İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösterdik” (En’am/75) . Bir bakmak var, bir de görmek. Peygamber olan, görür. Peygamberin şagirdleri olarak bizler de belki kendi çapımız kadar görürüz diye bakmalıyız! Allah buyuruyor ki: “Vekeżâlike nurî ibrâhîme melekûte-ssemâvâti vel-ardi”.  O, görüyor, bu nedenle “Allah, İbrahim'i dost edinmiştir” (Nisa/125).

Biz bakarız, belki görürüz diye. Bize şöyle buyruldu: Evelem yenzurû fî melekûti-ssemâvâti vel-ardi / Bakmazlar mı göklerin ve yerin melekûtuna? Bakmamız gerekiyor. Eminullah ve benzeri ziyaret dualarında Allah’ın muhibbi olmak isteriz, sonra semada ve yerde mahbub olmak isteriz. Halilullah’ın evladı olmamız hasebiyle Allah’ın mahbubu ve Cenabı Hakk’ın halili/dostu olmak istiyorsak melekûta bakmamız gerekir. 

Bu bakış, tartı/mizan ister. Mantık, bu melekûtun mizanı değildir; sarf ve nahiv de melekûtun mizanı değildir. Sarf ve nahiv geçitin dışında durmuştur ve biri dile getirmek ya da yazmak isterse bunu gramere göre yapmalıdır. Geçitin içinde olan mantık bilimi de ilm-i husuli'yi temin etme ve mesela bu yüklem bu öznenin yüklemi olup olmadığının anlaşılması içindir, hepsi bu kadar! Ama benim ruhuma aşılanıp aşılanmadığı veya ruhuma işleyip işlemediğini maneviyat ancak gösterebilir, burada mizan maneviyattır. Hatıratı, ilkaatı, beşaretleri, deruni ve içsel dinamizmi, melekleşmeyi, münacatı, seherleri uyanık geçirmeyi, tüm bunları maneviyat temin eder. Maneviyat mizandır yani rabbani ilimlerin mizanıdır; insan olup olmamanın mizandır, anlayıp anlamamanın değil! Anlamayı mantık temin eder. Ben Allah’ın mahbubu oldum mu olmadım mı? Mesele bu. Elbette kurb-i feraiz, kurb-i nevafil ve benzeri ameller üst mertebelerdir. En azından kıyamette yüzü kara olmamalıyım, yüzü ak olanlardan olmalıyım ve ilahi enbiya ile mahşur olmalıyım, bunun yolu var mı yok mu?

Bu maneviyat, mizandır. Herkes kendisi ile Rabbi arasında veya namaz maidesinin kenarında ya da gece namazı seccadesinde iken bilahare bir bakması gerekir; acaba idrakine vardı mı vardı mı, buldu mu bulmadı mı diye.

İki tür müşrik vardır; birinci tür müşrik, şerikin payını tamamen götürür, Firavum ve Firavun’un emsali gibi ya da sanemiler ve veseniler gibi. Sanemi ve veseni müşrik, biraz Allah’a biraz da kendi sanemi ve vesenine (putuna) tapan demek değildir. O esasen Allah’a ibadet etmez. Allah'a şerik ve mümasil kıldığı vesene veya saneme tapar sadece.

Firvavun’un dediği de budur: Ma alimtu lekum min ilahin ğayri / sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum. Burada hasr vardır, yani ‘İlah benin sadece!’ diyor. Kuran’ı Kerim’in tehlike uyarısında bulunarak, “Ve ma yu’minu ekseruhum billahi illa ve hum muşrikun” şeklindeki ifadesine gelecek olursak, müminlerin ekseriyetinin müşrik olması demek, biraz Allah'a biraz hava ve hevese, biraz Allah’a biraz kendime, biraz Allah’a biraz egoma (tapmak) demektir! Ayette müminlerin çoğu müşriktir derken kastedilen budur. Ve bu tehlikedir. Riya da budur. Bu anlamda riya şirktir; hem Allah hem şahsın kendisi, hem hava (-i nefs) hem Allah, biraz ona biraz buna demektir ve bu şiktir. İnsan şirkin bu türüne mübtela mı değil mi, alim mi değil mi? Ehlibeyt’in (a.s) yüksek huzuruna çıkıp “Enni...muhakkikun lima hakkaktum mubtilun lima ebtaltum (ihkak ettiğinizi ihkak ettim, ibtal ettiğinizi ibtal ettim)” demek için mucaz mı değil mi? Yüzü tutup: “Ey İmam Rıza! Tahkik ehlisin, ben de muhakkikçe ziyaretinize geldim, ilahi ilimlerin hamilisiniz/taşıyansınız, ben de sizin şagirdinizim ve bereketiniz sayesinde ilimlerinizin hamiliyim” diyebilir mi? İşte bu mizan ister, mizanı da maneviyattan ibarettir.

Bu maneviyat içimizde olmalı, tüm sözleri, yazıları ve okumaları onunla değerlendirmeliyiz. Eğer bu maneviyat bizde varsa şükretmeliyiz ve şükür secdesini yerine getirmeliyiz. Allah göstermesin, eğer bizde yoksa o zaman tahsil etmenin peşinde olmalıyız ta ki “Okuduklarımın hepsini unuttum” demeyelim, belki ikinci mısradakini diyelim: “tekrar ettiğim dostun sözünden başka” (Sadi’nin divanı, 421. gazel).   

Bir kez daha saygıyla sizleri selamlıyorum. Çabalarınızın toplumda etkili olmasını ve şühedanın pak kanlarının bereketi ve İmam-ı Ümmet’in çabası ve kıyamı sayesinde etkili olan bu nuraniyetin daha da genişleyip kapsamlı hale gelmesini umuyorum. Unutmayalım ki, bizim bir de bir inkılap meydanımız var, inkılap meydanından ayrılmamalıyız, bu yadımızdan gitmemeli! Emirel Müminin Ali (a.s)’mın, “İnkılap meydanını unutmayın!” şeklinde nurani bir beyanı vardır. İnkılap meydanı nerede? “Sevra” arapçada inkılap demektir. İsm-i mekan olan “mustesar” ise inkılap meydanı demektir. Nehcü'l-Belağa’da inkılap meydanına, ilmin mustesarına gidin diye buyurmakta. Orada kimler var, orası neresi ve kimin evidir? Ehlibeytim mustesardır, inkılap meydanıdırlar, onlardan ayrılmayın, onların fikrinden, yolundan, benanı ve beyanından ayrı düşmeyin buyurdu (Salavatullahi ala evvelihim ve ala axirihim ve rahmetullahi ve berekatuh).  

Vel hamdu lillahi rabbil alemin ves selamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuh.

Çev: Mehmet Gönül - Welayet News



Add new comment