İmam Humeyni (r.a) düşüncesinde din-temelli adaletçilik

Mon, 14/06/2021 - 22:16

İmam kendi benliğinin, düşünce ve eylemlerinin özünde adaleti esas alırdı ve bu ülvi amaç yolunda ne ahlakı feda ederdi ne de sarahat ve cesareti kenara iterdi.  

Welayet News  - İmam Humeyni’ye (r.a) hangi noktadan, hangi yoldan yaklaşırsak yaklaşalım, ahlaki bir fakihin, arif ve filozof bir mütekellimin (kelamcı) –ki bu alanların herbirinde çağın önde gelenlerindendi –büyük bir dikkatle el alınıp irdelenmesi gerekir. Böylesine çok boyutlu bir kişiliğin keşfi, işinin ehli olan yetenekli ve alim bir araştırmacıyı gerektirir; yoksa bir hüneri, bir bilgisi ve uzmanlığı olan her insan, İmam’ın derin düşüncelerine, doğru bir giriş çıkış yapamaz.

Dahası, İmam tüm bu anlayış ve keşiflerini pratik bir alanda halk kitlesiyle, milletlerle paylaşmış ve İslam İnkılabı'nın büyük mirasını insanlık ve dünya tarihinde parlak bir dönüm noktası olarak bırakmıştır. Dolayısıyla bir kimse yazılarında, konuşmalarında İmam’ın saf düşüncesinin izini sürse bile yine de İmam’ın mesiri ve etkileşim perspektifi için yeterli olmayacak ve İmam’ı bu fıkhı ve anlayışı eylem ve etki alanına yansıtmada bulması gerekecektir.

Bu bakışla, İmam Humeyni tam teşekküllü bir dahidir. Dahiler genellikle bazı alanlarda derinleşirken diğer alanlarda sessiz kalırlar; ancak İmam, ferdine münhasır bir tarzda, hem bireysel ve insani açıdan ve hem sosyal ve küresel etkisi açısından benzersiz bir şahsiyet haline geldi. Hem ilmin alimi oldu hem de amelin kılavuzu. Önemli olan şu ki, bu ikisini iki farklı yoldan değil, birini diğerinin kanalından ele geçirmesidir. Onun için iki anlayış tarzıyla, iki eylem tarzıyla karşı karşıya değiliz. Bütün anlayışını amel sahasına getiren, teorik irfanın toplumsal davranış için bir zorunluluk olduğunu gösteren ve eğer sadece bireysel olarak kendimizi inşa etmek için onunla meşgul olursak teorik bilgi mesirinde hataya düştüğümüzü kanıtlayan bir İmam ile karşı karşıyayız.

Felsefe, kelam, ahlak ve fıkıh konusunda da aynı yaklaşım kendini açıkça belli etmiştir. Sadece bireysel teklif (yükümlülük) ile uğraşan, toplumu şekillendirmede başarısız, yetersiz ve verimsiz olan bir fıkıh asil ve özgün bir fıkıh değildir. Dinamik fıkıh, insanı ve toplumu inşa eden değerleri içerir. Aynı şey ahlak için de geçerlidir. Bireyin toplumdan soyutlanmasını tecviz eden ve bireyin toplumdan kaçışını öngören reçetelerle meram ve meşrebini yürüten bir ahlak da gerekli dinamizden yoksundur ve kaçınılmaz olarak kusurlu insanı teslim eder.

İmam'ın becerikli olma nimeti ve seçkin üstadlarla yolunun kesişmesi sayesinde katettiği mesir, içten dışa ve dıştan içe doğru ilerleyen müttesil bir hareketin mesiri olmuştur. Bu nedenle, ilim için ilmin ya da bilmek için veya kendi içindeki benliği için bilginin kapalı mesirlerinin İmam’da yolu yoktu. Bu cihetle ve bu ilimlerin etkisinin insanların sosyal kişiliğinde buruz edip zuhur etmesi gerektiğinden, sosyal etkinin şekillenmesi için bireysel anlayış sürecinde temelli bir dönüşüm gerekliydi. Bu dönüşümsel bakış, İmam’ı diğerlerinden mütemayiz bir alime dönüştürdü. Diğer bir ifadeyle, İmam önce bu bakışı ve ardından bu dönüşümsel mesiri, büyük üstadlarının yolgöstericiliğinde, kendinde vücuda getirdi. Daha sonra aynı mesirin içinden hareketle, sahip olduğu mesihai nefesle başkalarının da bu dönüşüm ve yenilikçilik caddesine girip yol almasını sağladı.

 Bu caddede bireyler deruni bir dönüşüm geçirip teali mesirinde yol alarak kendileri toplum sathında bir tür dönüşümün öncüsü oldular. Tam da burada, İmam’ın imametinin sadece İran’daki İslami harekete öncülük yapmada değil, milletlerin ve ümmetlerin sosyal ve deruni dönüşümü için gerekli zemin ve kapasitenin oluşturulmasında da kendini gösterdiğini söylemek gerek. Bu arada gayet açıktır ki, liyakatli kimi şahsiyetler İran’daki devrimci toplumsal dönüşümün elit vasıtaları olarak İmam’ın dönüşümsel bakışını toplum içinde temsil edip topluma yön vermişlerdir.

Bu nedenle, İslam İnkılabı Rehberi, İmam’ın rihletinin 31. yıldönümünde yaptığı konuşmada, bu konuya atıfla şöyle demişti: “İmam Humeyni ruhen, hem devrimci hem de dönüştürücü bir insandı. Dönüşüm açısından rolü, yalnızca bir öğretmenin veya manevi bir üstadın değil, bir komutanın operasyondaki rolü ve kelimenin tam anlamıyla bir liderin rolü idi. En büyük dönüşümleri kendi döneminde, çeşitli alanlarda ve birçok farklı alanda yaptı”.

Şimdi bilinmelidir ki, böyle bir imamı tanımak, yüksek düzeyde bir iç kapasite ve deruni enginliği gerektirir. İmam'ın şahsiyetinin bazı katmanlarına veya İmam'ın bazı kitap ve yazılarına veya bazı olaylara muhakkıkça müracaat edenler bile İmam'ı kendi dar bakış açıları ve anlayışlarıyla anlatmakta ve maalesef bazen yanlış tecvizlere de ulaşmaktadır. Son yıllarda İmam’ın bir sözünü, bir ifadesini, bir halini vs. esas alıp İmam’ın kapsamlı meşrebine hakim olmaksızın kendilerinin veya bir grup ve ekolün eksik söz ve amelini haklı çıkarma vesilesi kıldıklarını ve başkalarını batıl bir zanla kendilerinin kapalı ve donuk bakışının mahkumu olarak gördüklerini müşahede ettik.

İmam kelimenin tam anlamıyla bir bütündür ve –tarihin en büyük devrimlerinden birine yol açan– bu etkileşim ve içtimai hayatı ile teorik bilgisinin teamülü, nabaliğ ve gayri dini bir zaviyeden okunup yorumlandığında onun anlaşılması daha da zorlaşıyor.

İmam'ın düşüncesinin esasları, Hak Teala’nın birliğine, tağuta, istikbara ve zorbalığa (hangi kılıfta ve hangi bayrak altında olursa olsun) karşı koymak, hiperaktif bir strateji ve (olumsuz anlamda) muhafazakarlığın ve örfi siyasetzedeliğin içinde bulunmadığı cihatçı bir hareket ile dünyadaki mustaz’af ve mazlumlar cephesini desteklemek üzerine kurulmuştur. Bu üç ilkenin toplamı, aynı zamanda üst düzey dini bir merci makamında da olan İmam'ın düşüncesinin kalbindeki  “din temelli adaletçilik” olarak yorumlanabilir. Bu temelde, İmam, İslam ahlakını veya şeri hükümleri adaletçi bakışlarında hırpalayan ya da feda eden adalet yanlısı bütün sınıflardan mübarraydı. İmam kendi benliğinin, düşünce ve eylemlerinin özünde adaleti gerçek anlamda esas alırdı ve bu ulvi amaç yolunda ne ahlakı feda ederdi ne de sarahat ve cesareti kenara iterdi.  

İster tağut rejimi şahlığa karşı olsun, ister gerici inkilapçılara karşı olsun ve ister medresede aynı odada birlikte kaldığı çarpık fikirli kimselere karşı olsun kendi duruşunu net bir şekilde ortaya kuyardı ve taarufu (aşırı nezaketi), grupsal çıkarları zerre-i miskal işin içine sokmazdı. Hatta akrabalarını uyarmaktan ve yanlışta ısrar etmeleri halinde kovmaktan çekinmezdi.

Dolayısıyla İmam’ı, yüksek fikri zekasının yanı sıra, Allah'ın izni ve iradesi ile, öz Muhammedi İslam düşüncesinin doğru ve dikkatli bir şekilde zuhur edip dünyanın gözünün önünde yer alması için ve nihayetinde Amerikan İslam’ı kalıbında belirginleşen sahte İslamların çeşitli yönlerinin ortaya serilerek uzlaşmacı ve suskun kimselerle net bir saflaşmanın sağlanması için o tarihi fırsatı oluşturan amel ehli bir İslam alimi olarak görmek gerekir. İmam’ın yüksek düşüncesinin özü, kelimetullahın i’tilası yolunda dinin hakikatinin kapsamlı fehmi/kavrayışı olmuştur ve tağutun, zalim ve zulmün zevali için hiperaktif ve cihatçı bir harekete eşlik etmiş ve bu hak-batıl çatışmasında müsamaha, müsalaha ve uzlaşmacılık –müzakere adı altında –kendini asla bir ilke kalıbında dayatmamıştır.

Şecaat ve cesaret ruhuyla yoğrulan bu derin bakış, düşmana yakınlaşma ve safları bulanıklaştırma izni vermiyordu. İmam’ın mübarek hayatının son altı ayında yaşanmış olan Selman Rüştü’yü öldürme fetvasının macerası, onun bu ülvi bakışının bariz bir örneğidir. Yine kararname mesajında, beraat mesajında ve bereket dolu ömrünün son iki yılında yazılan vasiyetnamesinde de şahsiyetinin tecelli etme belirtilerini görmek mümkün.

Netice itibariyle İmam’ı doğru resetlemek, doğru tanımak, doğru anlamak ve ondan doğru istifade etmek gerekir. Bu sermaye, bugün devrimin bilge liderinin bayraktarlığı ve yol göstericiliğinde kuvvetle ve selabetle ilerleyen İslam İnkılabı’nın rotasını gösteren pusuladır. İmam’ın ulvi düşünecisinin düz ve dakik mesiri –muasır dünyanın gereksinimleri ile de birlikte– devrimin bilge liderinin dirayeti ve tedbiri ile işaretlediği mesirdir. Ve bu mesirin dışında hareket etmek, yolu zorlaştırmakta, düşmanı harisleştirmekte ve maksadı uzaklaştırmakta veya körleştirmektedir. Bu nimetin kadrini bilmek, harfi harfine ittiba etmekten geçiyor.

Misbahulhüda Bakıri / Tasnimnews

Çev.: Mehmet Gönül  / Welayet News 



Add new comment